YÖNETİM
   Yönetim
   Genel Merkez
   İl Yönetimi
   Okul Temsilcileri
   İlçe Temsilcileri
   İlçe Temsilciliği Yönetim Kurulu

  DERNEĞİMİZ
   Hesap Numaramız
   Niçin Öğ-Der?
   Kurucular
   Tüzük
   Üyelik Kaydı
   Şuur nedir?
   Basında Öğ-Der

  EĞİTİM
   Anne-Baba Eğitimi
   Öğretmen Eğitimi
   Gençliğin Eğitimi
   Çocuk Eğitimi
   Kişisel Gelişim

  YÖNETMELİKLER
   Sınavlarda görev alanlarla ilgili yönetmelik.
   Sınıf Geçme ve Sınav yönetmeliği
   Yaygın Eğitim Kurumları
   Orta Öğretim Kurumları
   Eğitim Müfettişleri
   Atama ve Yer Değiştirme
   Okul Aile Birliği
   Özel Eğitim kurumları
   Atama ve Yer Değiştirme
   İlköğretim Kurumları

  MEDYA
   Gazete Manşetleri
   Fotoğraf Galerisi
   Videolar

  ÖĞRETMENLER
   Tarih Dersi Dökümanları
   Peygamberimizin Eğitim Metodu
   İslamın İlk Öğretmenleri
   Erzurum'un Alimleri
   Eğitim Dökümanları
   Öğretmen Notları

  ZÜMRE TOPLANTILARI
   SEÇMELİ DERSLER
   TÜRKÇE
   BİYOLOJİ
   FİZİK ZÜMRE TOPLANTISI
   FELSEFE GRUBU ZÜMRE TOPLANTISI
   İngilizce
   MATEMATİK ZÜMRE TOPLANTILARI
   EDEBİYAT ZÜMRE TOPLANTILARI
   COĞRAFYA ZÜMRE TOPLANTILARI
   TARİH ZÜMRE TOPLANTILARI
   BEDEN EĞİTİMİ

  SOSYAL KULÜP DOSYALARI
   Beden Eğitimi
   TARİH

  EĞİTİMİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİMİZ
   Çözüm Önerilerimiz
   Eğitim sorunları

  SINAVLAR
   KPSS NOTLARI
   Şube Müdürlüğü Sınavı
   OSYM 2013 Sınav Takvimi
   2011 LYS Erzurum lise Başarı
   DGS SORU VE CEVAPLARI
   ALES Soru ve Cevapları
   LYS Soru ve Cevapları
   YGS Soru ve Cevapları
   SBS Soru ve Cevapları

  YAZILI SINAV SORULARI
   DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ
   İLKOKUL 4. SINIF YAZILAR
   Türkçe
   Arapça
   Kuran-ı Kerim
   Temel Dini Bilgiler
   Hz Muhammedin Hayatı
   Tarih

  YILLIK PLANLAR
   FELSEFE GRUBU
   SEÇMELİ DERSLER
   FİZİK
   BEDEN EĞİTİMİ
   Din kültürü ve Ahlak Bilgisi
   TARİH DERSİ

  VAAZLAR
   SEYFETTİN ALKAN
   Hatm-i Şerif
   Nihat HATİPOĞLU
   Nureddin YILDIZ
   Cevat AKŞİT
   Timurtaş Hoca

  SÜRELER DİNLE
   Fetih Süresi
   Mülk Süresi
   Nebe Süresi
   Yasin Süresi

  OSMANLICA DERSLERİ
   Osmanlıca Öğrenmeye Giriş

  ÖRNEK HAYATLAR
   İmam-ı Buhari
   İmamı Maturidi
   İmam-ı Rabbani
   Abdulkadir Geylani
   Merkez Efendi
   İmam-ı Azam Ebu Hanife
   Şahı Nakşibendi
   Prof.Dr Necmeddin Erbakan
   Mehmet Akif Ersoy
   Necip Fazıl Kısakürek
   Bediüüzaman Said-i Nursi(ks)
   Süleyman Hilmi Tunahan (ks)

  İLAHİLER VE EZGİLER
   Esma'ül Hüsna-Allah(cc)'ın Güzel İsimleri
   Dua Dinle
   Çocuk İlahileri
   İLAHİ DİNLE
   D.Ali Erzincanlı

  FİLM VE DİZİLER
   Mevlana
   Hz.İsa
   Kerbela
   Hür Adam
   Abdulkadir Geylani
   Veysel Karani
   Çağrı film
   Aziz Mahmut Hüdayi
   Ashab-ı Kehf
   Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.
   Hasan-i Basri
   Minyeli Abdullah
   Bize Nasıl Kıydınız
   Ömer Muhtar
   Zehranın Gözleri
   Ebu Zer El Gifari

  ÇİZGİ FİLMLER
   Namaz Öğreniyorum
   Nasreddin Hoca
   Fil Vakası
   Hz İbrahim
   Hay
   Hz Yusuf
   Sultan Alparslan
   Habil Ve Kabil
   Hz Nuh
   İstanbulu Fethi

  HELAL GIDA BİLİNCİ
   Katkı Maddeleri
   UZMAN GÖRÜŞLERİ

HZ.MUHAMMEDİN HAYATI 9.SINIF DERSİ KİTABI
7415 defa okundu.




1. ÜNİTE: HZ. MUHAMMED’İN HAYAT HİKÂYESİNİ HATIRLAYALIM  ................. 9
 1. Hz. Muhammed’in Doğduğu Çevre  .......................................................................................... 10
 2. Doğumu - Çocukluğu ve Gençliği  ............................................................................................. 10
 3. Peygamber Oluşu ve Mekke Dönemi  ....................................................................................... 12
 4. Medine Dönemi ve Vefatı  ......................................................................................................... 15
 ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM  ................................................................................................ 24
2. ÜNİTE: ESTETİK  ................................................................................................ 25
 1. Tertipli ve Düzenli Yaşamak  ...................................................................................................... 26
 2. Söz ve Davranışların Güzelliği  ................................................................................................. 29
 3. İşleri Güzel Yapmak  .................................................................................................................. 34
 4. Güzellik ve Güzelleşme  ............................................................................................................ 37
 ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM  ................................................................................................ 38
3. ÜNİTE: HAYÂ ve İFFET  ................................................................................................................ 39
 1. Hayânın Önemi ve Değeri  ........................................................................................................ 40
 2. İffetin Önemi ve Değeri  ............................................................................................................. 44
 3. Allah’ın Huzurunda Olma Bilinci ................................................................................................ 47
 ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM  ................................................................................................ 50
4. ÜNİTE: EŞİTLİK  ............................................................................................................................ 51
 1. İnsanların Eşitliği  ...................................................................................................................... 52
2. Kullukta Eşitlik  .......................................................................................................................... 56
 3. Hukuk Karşısında Eşitlik  ........................................................................................................... 59
 4. Eşitlik Anlayışını Korumanın Önemi  ......................................................................................... 61
 ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM  ................................................................................................ 64
5. ÜNİTE: AİLESİZLERE AİLE  ......................................................................................................... 65
1. Öksüz ve Yetimlere Sahip Çıkmak  ........................................................................................... 66
 2. Kimsesizlere Yardım  ................................................................................................................. 69
 3. Mağdurlara Yardım  ................................................................................................................... 72
 4. Ailesizlerin Aile Kurmasına Yardım  ........................................................................................... 77
 ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM  ................................................................................................ 80
6. ÜNİTE: İSTİŞARE  ......................................................................................................................... 81
 1. İstişarenin Önemi  ..................................................................................................................... 82
 2. İstişarenin Yararları  ................................................................................................................... 85
 3. Bireysel Konularda İstişare  ....................................................................................................... 87
 4. Toplumsal Konularda İstişare  ................................................................................................... 90
ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM  ..................................................................................................... 97
SÖZLÜK  ............................................................................................................................................ 98
KAYNAKÇA  ...................................................................................................................................... 1011. ÜNİTE: HZ. MUHAMMED’İN HAYAT  N HAYAT 
HHİİKÂYES KÂYESİİNNİİ HATIRLAYALIM HATIRLAYALIM
ÜNİTEMİZE HAZIRLANALIM
1. “Hilfu’l-Fudûl (Erdemliler Sözleşmesi)” ne zaman, niçin kurulmuştur? Araştırınız.
2. Hz. Ömer’in Müslüman oluşu hakkında ansiklopedilerden ya da İnternetten bilgi 
edininiz.
3. Peygamberimizin Veda Hutbesi’ni bulup okuyunuz. Bu hutbeden evrensel insan 
haklarıyla ilgili ilkeler çıkarınız.
9 1. HZ. MUHAMMED’İN DOĞDUĞU ÇEVRE
 Hz. Muhammed gençliğinde, yirmi yaşında iken Dördüncü Ficar Savaşı’na katılmıştır. İslam öncesi 
dönemde kabileler arası sık sık savaş çıkardı. Fakat bunlardan dördü Arapların haram olarak kabul ettikleri aylarda yapıldığı için bu savaşlara Ficar savaşları adı verilmiştir. Kureyş kabilesi ile Hevazin kabilesi 
arasında gerçekleşen bu savaş, ticari rekabet sonucu Kureyş’in müttefi ki olan Kinane kabilesinden birinin 
Hevazin kabilesinden birini öldürmesi üzerine çıkmıştır. Bu savaş Kureyş kabilesinin zaferi ile sonuçlanmıştır. Dördüncü Ficar Savaşı’nda Hz. Peygamberin ailesi olan Haşimoğulları da Kureyş birlikleri içerisindeki yerini almış ve savaşa Hz. Peygamberin amcası Zübeyr komutanlık yapmıştır. Hz. Peygamber’in 
bu savaş sırasında ön safl arda çarpışmayıp amcalarına ait eşyaları koruduğu ve atılan okları toplayarak 
amcalarına vermekle yetindiği aktarılmaktadır. Kureyş için bu savaşın önemine gelince Harem bölgesinde 
haram aylarda yaşanan güvenlik ortamının ortadan kalkması hem Kâbe’nin kutsallığını hem de Kureyş’in 
ticaretini zedeleyeceğini düşünüyorlardı. Bu nedenle böyle bir durumun ortaya çıkmasına engel olmuşlardır.
 2. DOĞUMU ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ
 571- Fil Olayı. Habeşistan’ın Yemen Valisi Ebrehe, Kâbe’ye saldırdı.
 571- Son Peygamber Hz Muhammed (s.a.) doğdu.  
 571- Hz. Peygamber sütannesi Halime’nin yanında kalmaya başladı.
 575- Hz. Peygamber Mekke’ye annesinin ve ailesinin yanına döndü. 
 577- Hz. Peygamber’in annesi Âmine vefat etti. 
 579- Dedesi Abdulmuttalip vefat etti.
 579- Amcası Ebu Talip’in yanında kalmaya başladı.
 583- Amcası Ebu Talip ile birlikte Busra’ya ticaret kervanıyla gitti.
 588- Amcası Zübeyr ile Yemen’e ticaret kervanıyla gitti.
10 591- Ficar Savaşı’na katıldı.
 591- Erdemliler Sözleşmesine (Hılf’ul-Fudûl) katıldı.
 Hz. Peygamber, Ficar savaşından kısa bir süre sonra Haşim, Muttalip, Eset, Zühre ve Teymoğullarının 
bir araya gelmesiyle kurulan Erdemliler Sözleşmesinin içerisinde yer almıştır. Bu sözleşmenin yapılmasının sebebi Ficar Savaş’larından sonra Mekke’de 
can ve mal güvenliğinin kalmaması, haksızlıkların 
artmasıdır. Hz. Peygamberin amcası Zübeyr şehrin 
ileri gelenlernden Abdullah b. Cüdan’a başvurarak 
onu bu işin görüşülmesi için bir toplantı yapmaya 
ikna etti. Abdullah b. Cüdan’ın evinde toplananlar Mekke halkından veya dışardan gelen kimselerden 
haksızlığa uğrayanların yanında yer alacaklarına ve haklarını alıncaya dek onları destekleyeceklerine dair 
söz vermişlerdir. Nitekim bu sözleşmenin yapılmasından sonra malları haksız yere elinden alınan Yemenli 
bir tüccar Hz. Muhammed’e başvurmuş, o da Âs b. Vail’den malları alıp sahibine iade etmiştir. Hz. Peygamber daha sonra şu ifadelerle bu sözleşmeyi övmüştür: “Ben, Abdullah b. Cüdan’ın evinde öyle bir sözleşmede yer aldım ki bu sözleşmeyi kızıl develere değişmem. Eğer şu an böyle bir sözleşmeye çağrılsam 
hemen gider orada bulunurum.” 
1
 595- Hz. Hatice’nin kervanını Şam’a götürdü.
 596- Hz. Hatice ile evlendi. 
 598- Hz. Peygamber’in oğlu Kasım doğdu. (Ebu’l-Kasım diye künyelendirildi.)
 Hz. Muhammed’in ilk erkek çocuğunun ismi Kasım’dır. Yine Hz. Peygamberin ilk vefat eden çocuğu da 
Kasım’dır. İki yaşında vefat etmiştir. Künye o dönem Arap toplumunda, ilk doğan erkek çocuğunun ismine 
bağlı olduğu için Hz. Peygamberin künyesi Ebu’l-Kasım’dır.
 599- Hz. Peygamber’in amcasının oğlu Hz. Ali doğdu. 
 Hz. Ali, Hz. Peygamberin amcasının oğludur. Peygamberimiz amcasının ve yengesinin kendisine yaptıkları iyiliklere karşılık Hz. Ali’yi yanına alarak onu sanki kendi çocuğuymuş gibi yetiştirmiştir. Hz. Ali’nin, 
Hz. Peygambere kan bağıyla bağlı olması, bizzat Hz. Peygamber tarafından yetiştirilmesi, ilk çocuk Müslümanlardan olması ve Hz. Peygamberin kızı ile evlenmiş olması sebebiyle Hz. Peygamber’in hayatında 
çok önemli bir yere sahiptir.
1  Ahmed b. Hanbel, I/190
* Hz. Muhammed’in hayat hikâyesiyle ilgili bu ünitede öğrenciler kronolojiye ait başlıkların altındaki açıklamalardan sorumludur. 
Altında herhangi bir açıklama olmayan başlıklardan öğrenciler sorumlu tutulmayacaktır. 
11 600- Hz. Peygamber’in Kızı Zeynep doğdu.
 Zeynep, Hz. Peygamberin ikinci çocuğu ve kızlarının en büyüğüdür. Babası otuz yaşında iken dünyaya gelmiştir. Hz. Hatice’nin arzusu üzerine Hz. Peygamber Zeynep’i teyzesinin oğlu Ebu’l-Âs b. Rebi ile 
evlendirmiştir. Bu evlilikten Zeynep’in Ali ve Ümame adlı iki çocuğu dünyaya gelmiştir.
 604- Hz. Peygamber’in Kızı Rukiye doğdu. 
Rukiye, Hz. Peygamber otuz üç yaşındayken dünyaya gelmiştir. Rukiye, Ebu Lehep’in oğlu Utbe ile 
nişanlandı. Hz. Muhammed peygamberlik gelince kızı Rukiye de İslam’ı kabul etti. Ebu Lehep ve hanımı, 
kendilerinin İslam’a karşı olmalarından dolayı oğullarını Hz. Peygamberin kızı Rukiye’den ayrılmaya zorladılar. Neticede nişan bozuldu. Bundan sonra Hz. Peygamber Rukiye’yi Hz. Osman ile evlendirdi. Rukiye 
kocasıyla birlikte Habeşistan hicretine katıldı. Daha sonra Mekke’ye dönerek Medine’ye hicret etti ve 
burada yaşamaya başladı. Hicretin 2. yılında Bedir Savaşı hazırlıkları esnasında hastalandı. Hz. Peygamber, Hz. Osman’ı sefere götürmedi ve hasta hanımıyla ilgilenmesi için Medine’de bıraktı. Ancak Rukiye, 
Hz. Peygamber savaştayken vefat etti. Hz. Osman’dan dünyaya gelen Abdullah adındaki oğlu ise iki veya 
altı yaşında iken vefat etti.
 608- Hz. Peygamber’in Kızı Ümmügülsüm doğdu.
 Ümmügülsüm Hz. Peygamber otuz dört yaşında iken dünyaya gelmiştir. Ebu Lehep’in oğullarından 
Uteybe ile nişanlandı. Annesinin ve babasının zorlaması sonucu Uteybe Ümmügülsüm’den ayrıldı. Ümmügülsüm hicrete kadar babasının evinde yaşadı. Hz. Peygamber’in diğer aile fertleriyle birlikte Medine’ye hicret etti. Ablası Rukiye’nin vefatından sonra Hz. Osman’la evlendi. Hicretin 9. yılında vefat etti. 
Kaynaklar Ümmügülsüm’ün herhangi bir çocuğunun olmadığını bildirmektedir.
608- Kendisini Muhammedü’l-Emin olarak adlandıran Mekkelilere Kâbe Hakemliği yaptı.
 3. PEYGAMBER OLUŞU VE MEKKE DÖNEMİ
 610- Hira Mağarası’nda (Ramazan ayında Kadir 
Gecesi’nde) ilk vahiy geldi.
 610- Hz. Peygamberi’in kızı Hz. Fatıma doğdu.
 Hz. Fatıma, babasının Medine’ye hicretinden bir müddet sonra kızkardeşi Ümmügülsüm ve Hz. Ebu Bekir’in 
ailesiyle birlikte Medine’ye hicret etti. Bir müddet sonra 
Hz. Ali onu babasından istedi. Hz. Peygamber kızının 
görüşünü alarak hicretin 2. yılında Fatıma’yı Hz. Ali ile 
12evlendirdi. Hz. Fatıma, evlendikten bir yıl kadar sonra ilk çocuğu Hasan’ı, ondan bir yıl sonra da ikinci çocuğu Hüseyin’i dünyaya getirdi. Daha sonraki yıllarda Ümmügülsüm ve Zeynep adlı kızları ile Muhsin adlı
oğlu dünyaya geldi. Hz. Peygamber’in vefatına çok üzülmüş ve ondan altı ay kadar sonra vefat etmiştir. 
Hz. Peygamber’in soyu Fatıma’nın çocukları vasıtasıyla devam etmiştir.
 614- Üç yıl gizli davetten sonra açıktan davete başladı.
 615- Müşriklerin ağır baskıları üzerine Hz. Osman liderliğinde (4 kadın, 11 erkek) on beş Müslü-
man Habeşistan’a hicret etti.
 616- Hz. Hamza ve Hz. Ömer Müslüman oldu. 
 Peygamberimiz bir gün Safa Tepesi’nde otururken Ebu Cehil, yanından geçerken ona çirkin sözlerle 
hakaretlerde bulundu. Peygamberimiz hiçbir karşılık vermedi. Hz. Peygamberin amcalarından olan Hamza, o gün ava gitmişti. Dönüşünde bir cariye olayı Hamza’ya anlattı. Hamza henüz Müslüman olmamıştı. 
Yeğenine hakaret edilmesine dayanamadı. Silahlarını çıkarmadan, derhal Kureyşin toplantı yerine gitti. 
Yayını Ebu Cehil’in kafasına vurup onu yaraladı. Ebu Cehil, Hamza da gider Müslüman oluverir diye ses 
çıkarmadı. Hamza, Hz. Peygambere giderek onu teselli etmek istedi. Hz. Peygamber de ancak onun 
Müslüman olmasıyla memnun olacağını söylemesi üzerine Hamza Müslüman oldu. 
 Hz. Hamza’nın Müslüman olması üzerine Kureyş ileri gelenleri “Dârü’n-Nedve”de toplandılar. Her 
geçen gün sayıları çoğalan Müslümanları engellemeye çalıştılar. Ama bütün engellemeler sonuç vermeyince tek ve kesin çözümün Hz. Peygamberi öldürmek olduğuna karar verdiler. Bu işi yapmak için Ömer 
b. Hattap gönüllü oldu. Fakat yolda giderken karşılaştığı Nuaym b. Abdullah Muhammed’den önce kendi 
eniştesi ve kız kardeşinin yanına gitmesini çünkü onların da Müslüman olduğunu söyledi. Ömer buna hiç 
ihtimal vermedi. Fakat içine düşen şüpheyi gidermek için yolunu değiştirip doğru eniştesi Saîd b. Zeyd’in 
evine vardı. Bu esnada içeride Kur’an-ı Kerim okunuyordu. Ömer, kapı önünde okunanları işitti. Kapıyı
kırarcasına vurdu. Bunun üzerine içeridekiler okudukları Kur’an metnini sakladılar. Ömer içeriye girince ne 
okuduklarını sordu. Bir an cevap alamayınca eniştesinin üzerine atıldı. Bu arada araya giren kız kardeşine bir tokat attı. Canı yanan kız kardeşi ne yaparsa yapsın Allah’ın dininden dönmeyeceklerini söyledi. Bu 
durumdan etkilenen Ömer oturup bir müddet düşündü ve okuduklarını kendisine getirmelerini istedi. Kız 
kardeşi okudukları Kur’an-ı Kerim metnini ona verdi. Okudukları Tâ Hâ suresinin ilk ayetleriydi. Ömer bü-
yük bir ilgi ile ayetleri okudu. Kendisini Hz. Peygambere götürmelerini istedi. Ömer’in silahlı olarak geldiğini gören Müslümanlar telaşlandılar. Durumun korktukları gibi olmadığını, Hz. Peygamberin huzuruna çıkıp 
Müslüman olduğunu söylemesi üzerine anladılar.
 Hamza ve Ömer’in Müslüman olmalarıyla, İslam’ın yayılması hız kazandı. Daha önce altı yılda Müslümanların sayıları ancak 40 kişiye ulaşabilmişken bu süreçten sonra İslam’ı kabul edenlerin sayıları
artmıştır. O nedenle Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman olmaları İslami davet açısından önemli bir 
13dönüm noktasıdır. Mekke toplumunun iki güçlü ismi olan Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman olmaları, 
Müslümanlara moral kaynağı olmuştur. 
617- Cafer b. Ebu Talip liderliğindeki (18 kadın, 82 erkek) yüz Müslüman ikinci defa Habeşistan’a hicret etti.
İkinci Habeşistan hicretinde Cafer b. Ebu Talip’in 
başkanlığında on sekiz kadın, seksen iki erkekten oluşan bir grup Habeşistan’a gitmiştir. Mekkeli 
müşrikler, burada bulunan Müslümanların iadesi için 
Amr b. As’ı birtakım hediyelerle Habeşistan hükümdarı Necaşi’ye gönderseler de bu girişim sonuçsuz 
kalmıştır. Cafer b. Ebu Talip’in okuduğu ayetlerden 
etkilenen Necaşi Müslümanları geri vermeyi reddetmiştir.
617- Mekkeli müşrikler Müslümanlara boykot uygulamaya başladı. 
 619- Mekkeli müşrikler, Müslümanlara uyguladıkları boykotu kaldırdı. 
 619- Hz. Hatice ve Ebu Talip vefat etti. 
 Tüm çabaları sonuçsuz kalan Mekkeli müşrikler 616-619 yılları arasında üç yıl sürecek olan bir sözleş-
me imzalayarak Kâbe’nin duvarına astılar. Bu sözleşmeye göre Müslümanlar ve onlara destek olanlarla 
kız alınıp verilmeyecek, alışveriş yapılmayacak, oturup kalkılmayacak, selam dahi verilmeyecekti. Bu 
süreç içerisinde Müslümanlar ve henüz Müslüman olmamasına rağmen bu sözleşmeyi kabul etmeyen Hz. 
Peygamberin akrabaları Ebu Talip’in mahallesine taşındılar. Bu üç yıl içerisinde Müslümanlar çok zorluk 
çektiler ve yiyecek ekmeği dahi zor bulabildiler. Hz. Peygamber sahip olduğu neyi varsa bu üç yıl içerisinde harcamıştır.  Daha sonra Mut’im b. Adiy gibi bazı Mekkeli müşriklerin bu anlamsız boykota son vermek 
istemeleri üzerine boykot sona erdirilmiştir. Kâbe duvarına asılan sözleşme metni indirilince sadece “Senin isminle Allah’ım!” ibaresi dışındaki bölümlerin kurtçuk tarafından yenildiği görülmüştür.
Hz. Peygamber boykotun kaldırılmasının hemen ertesinde iki büyük kaybı birlikte yaşadı. Çocukluğundan 
itibaren kendisini koruyup kollayan amcası Ebu Talip ve evliliği boyunca desteğini ondan hiç esirgemeyen 
eşi Hz. Hatice aynı yıl içerisinde vefat ettiler. Bu nedenle peygamberliğin onuncu yılına denk gelen bu yıla 
Müslümanlar Hz. Peygamberin çok üzülmesi sebebiyle “Hüzün Yılı” adını verdiler.
 620- Hz. Muhammed İslam’a davet için Taif’e gitti. Ağır hakaretlere uğrayarak Mut’im bin Adiy 
himâyesinde Mekke’ye döndü. 
14 Mekkeli müşriklerin dayanılmaz baskıları ve eziyetleri karşısında Hz. Peygamber kendisi ve ona 
inananlarla özgürce yaşayabilecekleri bir yurt aramaya başladı. Bu amaçla Taif’e giden Hz. Peygamber, 
Mekkeli müşriklerin şehrin ileri gelenlerini etkilemeleri sonucunda burada ilgi görmediği gibi bir de taşa 
tutuldu. Bir bağa sığınarak canını kurtarabildi. Ağır hakaretlere uğrayan Hz. Peygamber, Mut’im bin Adiy 
himâyesinde Mekke’ye girebildi.
620- İsra ve Miraç Olayı gerçekleşti. 
 Arka arkaya gelen boykot, amcasının ve eşinin kaybı, bir de Taif’e yaptığı yolculuktan eli boş dönmesi, 
Hz. Peygamberi son derece üzmüştü. Tam bu sırada Yüce Allah’ın emriyle Peygamberimiz Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürülmüş, oradan da Allah’ın katına çıkarılmıştır. Bu olaya İsra ve Miraç denir. 
Böylece Peygamberimiz son zamanlarda yaşadığı üzücü olayların etkisinden biraz da olsa kurtulmuştur. 
Beş vakit namaz Miraç’ta farz kılınmıştır. 
 620- Medineli altı kişi Müslüman oldu. 
 621- Medineli on iki Müslüman ile I. Akabe Biatı yapıldı.
 621- II. Akabe Biatı gerçekleşti.
 622- Hz. Muhammed, arkadaşı Hz. Ebu Bekir ile Mekke’den Medine’ye hicret etti. 
İkinci Akabe Biatı’ndan sonra Müslümanların hicretine izin verilmesiyle Hz. Ömer gibi bazı kişiler hariç 
Müslümanlar Medine’nin yolunu tutmuşlardır. Hz. Peygamber ise daha sonra arkadaşı Hz. Ebu Bekir ile 
birlikte Mekkelilerin kendilerini takip etmelerini engellemek için farklı bir yol takip ederek Medine’ye hicret 
etmişlerdir. Hatta bu yolculuk sırasında Sevr Mağarası’nda gizlenen Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir’i 
mağaranın ağzına kadar gelen müşriklerin 
fark edememeleri Kur’an ayetlerine yansı-
mıştır.
622- Hz. Peygamber Kuba Mescidi’ni 
yaptırdı  Ranuna vadisinde ilk cuma namazını kıldırdı.
 4. MEDİNE DÖNEMİ VE VEFATI
1/622*- Hz. Peygamber (12 Rebiyü-
levvel/24 Eylül) Medine’ye ulaştı ve Ebu 
Eyyub el-Ensari’nin evine yerleşti.
151/622- Mescid-i Nebi’nin yapımına başlandı. (Rebiyülevvel/Eylül).
 1/622- Namaza çağrı için ezan uygulamasına başlanması.
1/623- Müslümanlar arasında kardeşlik (muâhât) oluşturuldu.
 1/623- Medine Sözleşmesi imzalandı.
 1/623- Savaşa izin verildi.
2/623- Hz. Peygamber ilk kez aşura orucu tuttu ve Müslümanlara da tutmalarını tavsiye etti. (10 
Muharrem/14 Temmuz).
 2/624- Hz. Peygamber, Abdullah b. Cahş komutasında Batn-ı Nahle’ye bir seriyye gönderdi.
 Medine’ye baskın hazırlığı yapan Kureyş’in faaliyetlerini haber almak üzere, Peygamber Efendimiz, 
recep ayının son günlerinde, Mekke tarafına halasının oğlu Abdullah b. Cahş komutasında bir seriyye 
gönderdi. İki gün sonra açılmak üzere Abdullah’a bir de mektup vermişti. Mektupta, Mekke ile Tâif arasındaki Batn-ı Nahle’ye kadar gidilmesi, Kureyş’in faaliyetleri hakkında bilgi toplanması isteniyordu. 
*İlk rakam (1) hicri, ikinci (622) ise miladi yılı göstermektedir.
Abdullah bin Cahş komutasındaki seriyye Batn-ı Nahle’de Kureyş’in Tâif’ten dönmekte olan bir kervanına rastladılar. Kervanın reisi Amr b. Hadrami’yi öldürüp ele geçirdikleri iki esir ve mallarla Medine’ye 
döndüler. Hz. Peygamber bu olayı hoş karşılamadı. Çünkü kendilerine çarpışma izni verilmemişti. Üstelik 
bu olay, Araplar arasında kan dökülmesi yasak sayılan haram aylardan recep ayında meydana gelmişti. 
Mekke müşrikleri bu olayda öldürülen Amr b. Hadrami’nin intikamını bahane ederek savaş hazırlıklarını
hızlandırdılar. Arap kabileleri arasında Hz. Peygamberin itibarını zedelemek için Hz. Peygamberin haram 
aylara aldırış etmediğini her taraf yaymaya başladılar. 
 2/624- Orucun farz kılınması (Şaban/Şubat).
 2/624- Teravih namazının kılınmaya başlanması
(1 Ramazan/26 Şubat).
 2/624- Bedir Savaşı (17 Ramazan/13 Mart).
16 2/624- İlk kez bayram namazı kılındı ve Ramazan Bayramı kutlandı. (1 Şevval/27 Mart).
 2/624- Hz. Peygamber Hz. Ayşe ile evlendi.
 2/624- Benu Kaynuka Savaşı
 2/624- Hz. Ali ile Fatıma evlendi.
 2/624- Sevik Savaşı (5 Zilhicce/29 Mayıs)
 Bedir Savaşında Mekkelilerin ileri gelenleri ölmüş, Kureyşin başına Ebu Süfyan geçmişti. Ebu Süfyan, 
Müslümanlarla savaşıp Bedir yenilgisinin öcünü almak için yemin etmişti. 200 atlı ile Mekke’den çıkarak 
Medine yakınlarındaki bir köye kadar gelmiş, çift sürmekte olan ensardan Sa’d b. Âmir ile hizmetçisini 
şehit edip birkaç ev ve hurma ağacını ateşe verdikten sonra dönüp kaçmıştır. 
Hz. Peygamber bu durumu duyunca seksen atlı ve yüz yirmi yaya ile hemen peşine düşmüş ise de Ebu 
Süfyan hızlıca kaçtığı için yetişememiştir. Mekkelilerin erzak olarak getirip kaçarken ağırlık olmasın diye 
bıraktıkları kavrulmuş un (sevik) Müslümanların eline geçtiğinden bu gazveye Sevik Savaşı denilmiştir. 
 2/624- İlk kez Kurban Bayramı kutlandı. (10 Zilhicce/3 Haziran).
 3/624- Hz. Osman ile Ümmügülsüm evlendi.
 3/624- Ka’b b. Eşref öldürüldü.
 3/625-Hz. Hasan doğdu. 
 3/625-Uhud Savaşı (7 Şevval/23 Mart).
 3/625- Hamrâülesed Savaşı (8 veya 12 Şevval/24 veya 28 Mart).
 Uhud Savaşı’ndan sonra Müşrikler, elde ettikleri üstünlükten yararlanıp Müslümanları imhâ etmeden 
savaş alanından ayrıldıklarına pişman oldular. Aralarında, geri dönüp Medine’yi basmayı konuştular. Hz. 
Peygamber durumdan haberdar olunca, Medine’ye dönüşünden bir gün sonra Uhud Savaşı’na katılmış
olanları toplayarak Medine yakınlarındaki “Hamrâü’l-Esed” denilen yere kadar Mekkelileri takip etti. Gece 
olunca burada beş yüz kadar ateş yaktırdı. Mekkeliler takip edildiklerini görünce korktular; Medine’yi basma düşüncesinden vazgeçerek hızlıca Mekke’ye döndüler.
 4/625- Raci Olayı (Safer/Temmuz).
17 Adal ve Kare kabilelerinden bir heyet Hz. Peygambere gelerek kabilelerine Müslümanlığı ve Kur’an-ı
Kerim’i öğretecek öğreticiler gönderilmesini istediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlarla birlikte Âsım 
b. Sâbit önderliğinde on kişi gönderdi. Yolda, Usfan ile Mekke arasında Raci suyu yakınlarında Hüzeyl 
kabilesinden yüz kişilik bir çetenin saldırısına uğradılar. Öğretici olarak gönderilen Müslümanlardan sekizi 
çarpışarak şehit oldu, ikisi esir düştü. Zeyd b. Desine ve Hubeyb b. Adiy adlarındaki bu iki kişiyi Mekke’ye 
götürüp sattılar. 
 Zeyd’i, Bedir Savaşı’nda öldürülen babası Ümeyye’nin öcünü almak için, Safvan b. Ümeyye satın almış, öldürülmesini seyretmek üzere bütün Mekke ileri gelenlerini çağırmıştı. Ebu Süfyan, Zeyd’e: “Hayatı-
nın kurtarılması için, senin yerine Muhammed (s.a.)’in öldürülmesini istemez miydin?” dedi. 
Zeyd hiç tereddüt göstermeden: “Asla, Hz. Peygamberin canı yanında, benim canım hiçtir. Benim kurtulmam için bırakın onun öldürülmesini, Medine’de ayağına bir diken batmasını bile istemem.” diye cevap 
verdi. Bu kuvvetli iman karşısında Ebu Süfyan: “Hiç kimse arkadaşları tarafından Muhammed’in sevildiği 
kadar sevilmemiştir.” dedi. Zeyd bunun üzerine idam edildi. 
 Hubeyb ise Uhud Savaşı’nda Haris b. Âmir’i öldürmüştü. Haris’in kızı babasının intikamını almak için 
onu satın aldı. Hubeyb idam edilmeden önce iki rekât namaz kıldı. Dininden dönerse, serbest bırakılacağı söylendiğinde: “Benim için Müslüman olarak öldürülmek, dinimden dönmekten daha hayırlıdır.” diye 
cevap verdi. Müşrikler tarafından bir direğe asılarak şehit edildi. 
 4/625- Bi’rimaûne Olayı (Safer/Temmuz).
 Necid Bölgesinin reislerinden Ebu Bera Âmir, Medine’ye gelerek Hz. Peygamberden kendilerine 
İslam’ı öğretecek öğretmenler istedi. Necid bölgesi halkına güvenmeyen Hz. Peygamber, Ebu Bera’nın 
Kur’an öğreticilerine kabilesi adına eman verdiği için öğreticilerin gönderilmesine razı oldu. Hz. Peygamber, Ebu Bera’nın kardeşinin oğlu Âmir b. Tufeyl’e bir mektup yazdırarak, Münzir b. Amr’ın başkanlığında 
yetmiş kişilik bir heyeti Necid Bölgesine gönderdi. Bunların hepsi de Suffe ashabındandı. Maûne Kuyusu 
(Bi’r-i Ma’ûne) denilen yere varınca, içlerinden Haram b. Milhan ile Hz. Peygamberin mektubunu Âmir b. 
Tufey’le gönderdiler. Âmir mektubu bile okumadan Haram’ı şehit etti. Heyetin tamamını öldürmek üzere 
kabilesini teşvik ettiyse de kabilesinden destek bulamadı. Bunun üzeine Âmir b. Tufeyl, Süleym Kabilesi’ne mensup kişilerle beklemekte olan Müslümanların üzerine hücum etti. Hepsi şehit oldu. İçlerinden 
sadece Ka’b b. Zeyd yaralı olarak kurtulabildi. 
 Hz. Peygamber Raci ve Bi’rimaûne olaylarının arkasından çok üzülmüş ve tam kırk sabah bu işi yapanlara beddua etmiştir. 
 Amr b. Ümeyye ise olay sırasında develeri otlatmakla görevli olduğu için esir düştü, sonra kurtuldu. 
Medine’ye dönerken iki Necidliye rastladı. Şehid edilen arkadaşlarının öcünü almak için bunları öldürdü. 
Hâlbuki bunlar, Müslümanların himâyesinde olan Âmiroğullarındandı. Bu sebeple bu öldürülen kişilerin 
diyetleri ailelerine ödendi. 
184/625- Beni Nadir Savaşı (18 Rabiyülevvel/28 Ağustos)
 4/626- Hz. Hüseyin doğdu. (5 Şaban/10 Ocak).
 5/627- Beni Müstalik Savaşı (2 Şaban)
 Mustalikoğulları Huzaa kabilesindendir. Bu kabile Müslümanlarla iyi geçiniyordu. Ama Kureyşlilerin kış-
kırtmasıyla kabile reisi Haris çevrede yaşayan bedevi kabilelerle birleşerek Medine’ye baskın için hazırlığa başladı. Rasûlullah (s.a.) durumu öğrenince, Medine’de Zeyd b. Harise’yi vekil olarak bıraktı. Otuzu 
atlı, bin kişilik bir kuvvetle Mustalikoğullarının üzerine yürüdü. 
Bedeviler, Müslümanlarının üzerlerine geldiğini duyunca, korkup dağıldılar. Haris’in etrafında sadece 
kendi kabilesi kaldı. 
 Beni Mustalık, Müreysi suyu yanında toplanmış henüz hazırlıklarını tamamlayamamıştı. Peygamberimiz onlara Müslüman olmalarını teklif etti. Fakat onlar bunu kabul etmediler. Beni Mustalık Müslümanların 
düzenli hücumlarına karşı duramayıp bir saat içinde dağıldılar. 
Savaş sonunda, Müslümanlardan bir kişi şehit oldu, müşrikler ise on ölü verdiler. Ayrıca, Müslümanlar 
ganimet olarak 700 esir, 5000 koyun, 2000 deve ele geçirdiler.
 5/627- İfk Olayı
 Mureysi Savaşı dönüşünde, bir konaklama sırasında Hz. Ayşe tuvalet ihtiyacını gidermek için mahfesinden çıkarak, konaklama yerinden uzaklaşmıştı. Bu sırada Yemen boncuğundan yapılmış gerdanlığı
düşmüş, onu ararken gecikmişti. Dönüşünde, kafi leyi yerinde bulamadı. Onu mahfesinde sandıkları için, 
beklemeyip hareket etmişlerdi. 
 Hz. Ayşe, -mahfede olmadığım anlaşılınca,- beni ararlar, diye olduğu yerde beklerken, arkadan askerin 
bıraktığı şeyleri toplamakla görevlendirilen Safvân b. Muattal geldi. Hz. Ayşe’yi görünce, devesine Hz. 
Ayşe’yi bindirerek deveyi yularından çekerek ilerledi. Öğle sıcağında başka bir konak yerinde kafi leye 
yetiştiler. 
 Münafıklar bu olayı fırsat bildiler. Hz. Ayşe tamamen örtülü olduğu ve Safvân ile aralarında konuşma 
bile geçmediği hâlde, Hz. Ayşe’nin iffetine dil uzatmaktan çekinmediler. Bu duruma Hz. Peygamber son 
derece üzüldü. Hz. Ayşe üzüntüsünden hastalandı. Daha sonra Hz. Ayşe’nin böyle bir günaha girmediği 
iffetli bir kadın olduğu ayetle bildirildi. Bunun üzerine bu dedikoduya karışanlara namuslu bir kadına iftira 
attıkları için had uygulandı.
 5/627- Hendek (Ahzâb) Savaşı (Zilkade/Nisan).
 5/627- Beni Kurayza (Zilkade /Nisan).
19 6/628- Rıdvan Biatı yapıldı.
 6/628- Hudeybiye Antlaşması imzalandı. (Zilhicce/Nisan).
 Kureyşlilerle Hz. Peygamber arasında uzun tartışmalardan sonra imzalanan barış şartları şunlardır: 
1- Müslümanlar o sene Kâbe’yi ziyaret etmeden dönecekler, bir yıl sonra ziyâret edecekler. 
2- Müslümanlar Kâbe’yi ziyaret için geldiklerinde, Mekke’de üç günden fazla kalmayacaklar ve yanlarında 
birer kılıçtan başka silah bulundurmayacaklar. 
3- Müslümanların Mekke’de bulunduğu günlerde, Kureyşliler Mekke dışına çıkacaklar. 
4- Mekkelilerden Müslüman olan biri Medine’ye sığınırsa geri verilecek fakat Müslümanlardan Mekkelilere 
sığınan olursa geri verilmeyecek.
5- Kureyş dışında kalan diğer kabileler, iki taraftan istediklerinin himâyesine girmekte ve anlaşma yapmakta serbest olacaklar. 
6- Bu anlaşma on yıl geçerli olacak. 
Bu anlaşma maddeleri görünüşte Müslümanların aleyhine gibi gözükmesine rağmen daha sonra ortaya 
çıkan şartlar gereği lehine dönmüştür. Ayrıca ortaya çıkan barış ortamında İslam yayılma fırsatı bulmuş ve 
Müslümanların sayısı daha da artmıştır.
 7/628- Hayber Savaşı (Muharrem/Mayıs).
 7/628- Hz. Peygamber Zeynep bt. Haris tarafından zehirlendi.
 7/629- Müslümanlar ilk kez umre yaptılar.
8/629- Hâlid b. Velîd ve Amr b. Âs müslüman oldu.
 8/629- Mûte Savaşı (Cemâziyelevvel/Eylül).
 8/630- Mekke’nin Fethi (20 Ramazan/11 Ocak).
 8/630- Huneyn Savaşı (11 Şevval/1 Şubat).
 8/630- Tâif Kuşatması (Şevval/Şubat).
 8/630- Hz. Peygamber’in umre yapması (19 
Zilkade/10 Mart).
20 8/630- Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim doğdu. (Zilhicce/Mart-Nisan).
 9/630 Tebük Seferi (Receb/Ekim).
 Tebük, Medine’nin kuzeyinde Medine ile Şam’ın arasında bir şehirdir. Buraya kadar gelindiği için bu 
sefere “Tebük Seferi” denilmiştir. Hz. Peygamber’in bizzat katıldığı en son seferdir. Tebük Seferi’nde 
savaş olmamış, fakat pek çok güçlüğe göğüs gerilerek kuvvetli bir ordu hazırlanarak Doğu Roma İmparatorluğuna göz dağı verilmiştir.
 Medine’ye gelen tacirler Doğu Roma İmparatorluğunun Gassan, Lahm, Cüzâm gibi kabilelerle işbirliği 
yaparak Müslümanlara karşı büyük bir hazırlık içinde olduğunu haber verdiler. Bu haber üzerine Hz. Peygamber hemen Bizans’a karşı seferberlik ilan etti. 
Fakat mevsim gereği çok sıcak bir ana denk gelmesi ve gidilecek mesafenin uzaklığı sebebiyle hazırlık 
aşamasında Müslümanlar çok zorlandılar. Hz. Peygamber başta olmak üzere ashabın azim ve gayreti 
bütün engelleri yendi. Etraftaki kabilelerden akın akın gelen Müslümanlar, Medine’de toplanmaya başladı. 
Kısa zamanda otuz bin kişilik büyük bir ordu toplandı. Bunun on bini atlı, on iki bini develiydi. Kıtlık sebebiyle askerin birçoğunun savaşa katılmak için yeterli techizatı bile yoktu. Hz. Peygamber zenginlerin ordu 
için bağışta bulunmasını istedi. Herkes elinden geldiğince bağış yaptı. Hz. Ebu Bekir, malının tamamını, 
Hz. Ömer yarısını bağışladı. En büyük bağışı ise Hz. Osman yaptı.
 Uzun ve zor bir yolculuktan sonra Tebük’e ulaşıldı. Fakat herhangi bir çatışma yaşanmadı. Otuz bin 
kişilik Müslüman ordusu Hristiyan Arap kabilelerinin gözünü korkutmuştu. Medine’ye gelen haberlerin 
asılsız olduğu anlaşıldı. Bu yüzden daha fazla ileriye gitmeye gerek görülmedi. Hz. Peygamber Tebük’te 
bulunduğu sırada o bölgede bulunan Arap kabileleriyle anlaşmalar yaptı. 
 10/631- Hz. Peygamber Kur’an-ı Kerim’i Cebrail ile karşılıklı iki defa okudu. (Ramazan/Aralık)
 Cebrail her sene ramazan ayında o güne kadar inen ayetleri Peygamberimize okurdu. Bu olay Hz. 
Peygamber vefat etmeden önceki sene iki kez oldu. Daha sonra ramazan ayında Kur’an’ı karşılıklı baştan 
sona okumak (mukabele) Müslümanlar arasında gelenek hâline geldi.
 10/632- Veda Haccı için Hz. Peygamber Medine’den ayrıldı. (26 Zilkade/23 Şubat).
 Hz. Peygamber 10/632 yılında hacca gitmek için hazırlığa başladı ve bütün Müslümanların katılmasını
istedi. 26 Zilkâde 10 (23 Şubat 632) tarihinde yanına hanımlarını ve kızı Fatıma’yı da alarak Müslümanlarla birlikte yola çıktı. Yolda kendisine katılanlarla birlikte Zilhicce ayının dördünde Mekke’ye ulaştı. 9 Zilhicce cuma günü güneş doğduktan sonra Müzdelife yoluyla Arafat’a hareket etti. Öğle üzeri Arafat vadisinde 
sayıları yüz yirmi bini aşan ashabına Veda Hutbesi diye anılan konuşmasını yaptı.
10/632- Veda Hutbesi (9 Zilhicce/7 Mart).
 “Hamd Allah’a mahsustur. Ona hamdeder, ondan yardım isteriz. Allah kime hidayet ederse, artık onu 
21kimse saptıramaz. Saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki; Allah’tan başka ilah 
yoktur. Allah tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed onun kulu ve 
Rasulüdür.”
 “Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha bulu-
şamayacağım. İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, 
bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, 
her türlü saldırıdan korunmuştur.
 Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. 
Sakın benden sonra eski sapkınlıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, 
burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan 
birisine ulaştırmış olur.
 Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu hemen sahibine versin. Biliniz ki faizin her çeşidi kaldı-
rılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmutallip’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. 
Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün âdetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalip’in torunu 
Rabia’nın kan davasıdır.
 Ey insanlar! Muhakkak ki şeytan şu toprağınızda kendisine tapılmaktan tamamen ümidini kesmiştir. 
Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.
 Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz 
kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. 
Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır… 
 Ey müminler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin sünnetidir.
Müminler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu 
ile vermişse o başkadır.
 Ey insanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. 
Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur… 
 Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. 
Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah 
üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız ondan en çok korkanınızdır…
 Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:
 - Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
22 - Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.
 -  Zina etmeyeceksiniz.
 -  Hırsızlık yapmayacaksınız.
İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? “
 Sahabe-i Kiram birden söyle dediler:
 “Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, 
diye şahadet ederiz!”
 Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.) şahadet parmağını kaldırdı, sonra da orada bulunan 
topluluğu gösterek:
  “Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab!” dedi.
 11/632- Hz. Peygamber ateşli bir hastalığa yakalandı. (27 Safer/24 Mayıs Pazar).
 11/632- Hz. Peygamber’in Vefatı (13 Rebiyülevvel/8 Haziran Pazartesi).
 11/632- Hz. Peygamber’in defnedilmesi (14 Rebiyülevvel/9 Haziran Salı).
2324
ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM
1. Hz. Muhhamed’in doğduğu çevre hakkında bilgi veriniz.
2. Hz. Muhammed’in çocuklarının adlarını söyleyiniz.
3. Peygamberimiz hangi yılda ve neden hicret etmiştir?
4. Hicret esnasında Hz. Muhammed’in yol arkadaşı kimdir?
5. Veda haccı hakkında bilgi veriniz.
6. Peygamberimizin Veda Hutbesi’nde üzerinde durduğu konular nelerdir? “Allah, ... size şekil verip de şekillerinizi güzel kılan ve sizi temiz 
şeylerle rızıklandırandır...” (Mü’min suresi 64. ayet)
 “Allah güzeldir, güzelliği sever.” (Müslim, İman, 147)
 Yukarıdaki ayet ve hadisi birlikte düşünerek, İslam’ın estetiğe verdiği 
önem hakkında neler söyleyebilirsiniz? Düşüncelerinizi arkadaşlarınızla 
paylaşınız.
ÜNİTEMİZE HAZIRLANALIM
1. Estetik kavvramının anlamıyla ilgili bir araştırma yapınız.
2. Kur’an’dan güzel davranışlarla ilgili iki ayet bulunuz ve defterinize yazınız.
3. Peygamberimizin güzel söz söylemekle ilgili bir hadisini öğreniniz.
25
2. ÜN 2. ÜNİİTE:  TE: ESTET ESTETİİKKK26
 Yüce Allah insanı en güzel biçimde yaratmıştır.
1
  Kendisi güzel olup güzeli seven Rabb’imiz, yarattığı
en güzel varlık olan insanın tavrının sözlerinin ve  davranışlarının güzel olmasını istemiştir. 
 Tarih boyunca, insan hep güzelliği aramış, onun peşinden gitmiştir. Tabiattaki güzelliklerden yola çıkarak güzel şeyler ortaya koymaya çalışmıştır. Bunun sonucu olarak da medeniyetler ortaya çıkmıştır.
 Bütün insanlığa rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Müslümanlar için en güzel rol modeldir. 
“Güzel insan kimdir?” sorusunun cevabı en açık biçimde onun hayatında ortaya çıkmıştır. Güzel ahlakı
tamamlamak için gönderilmiş bir elçi olarak sözlerin, tavır ve davranışların hep en güzelini sergilemiştir. 
İslam’ın güzellik anlayışı, temelini “Allah güzeldir, güzel olanı sever.” ilkesinden almıştır. Bu ilkeden 
hareketle müminler, rol modelleri olan Hz. Peygamberin örnekliğinde, tertip ve düzen içinde yaşamaya, 
söz ve davranışlarını güzelleştirmeye çabalamıştır.
 Peygamberimiz Hz. Muhammed, temiz, tertipli ve düzenli olmaya özen gösterirdi. Elbisesinin temiz 
olmasına önem verirdi, dağınıklıktan hoşlanmazdı. Sahabeden biri şöyle anlatıyor:
 “Bir gün dağınık bir kıyafetle Peygamberimizin ziyaretine gitmiştim. 
Beni bu şekilde gören Efendimiz sordu: 
 “Senin malın mülkün var mı?” 
 “Evet, var ya Resulallah!” dedim. 
 “Ne gibi malların var?” dedi. Ben de; 
 “Allah bana deve, koyun, at sürüleri, arpa ve buğday 
harmanları ihsan etmiştir” dedim. Bunun üzerine 
Peygamber Efendimiz, “Allah sana mal mülk 
ihsan etmişse onun nimetinin ve ikramının 
eseri üzerinde görünsün.” buyurdu
2
.  
 Peygamberimizin giyecekle ilgili tutumunu temizlik, tertiplilik, estetiği gözetme, 
1 Tin suresi, 4
2 Ebu Davud, Libas, 14
1. Tertipli ve Düzenli Yaşamak
 Resulullah mescitte idi. İçeri saçı sakalı dağınık bir adam girdi. 
Resulullah eliyle ona, saçını ve sakalını düzelterek gelmesi için 
dışarıya çıkmasını işaret etti. Adam da saçını sakalını düzelttikten 
sonra gelince Resûlullah (onu göstererek) "Herhangi birinizin ... saçı
başı dağınık bir hâlde gelmesinden böyle gelmesi daha iyi değil mi?" 
buyurdu. ( Muvatta, Şa'r, 2)
 Yukarıdaki hadis tertipli ve düzenli olmanın önemi hakkında size 
nasıl bir fi kir vermektedir? Arkadaşlarınızla tartışınız.27
sadelik ve ihtiyacı karşılama olarak ifade etmek mümkündür. O, bir keresinde; “Kalbinde zerre kadar kibir 
bulunan kişi cennete giremeyecektir.” buyurmuştu. Kendisine; “İnsan elbisesinin güzel olmasını istiyor” 
diyen birine Peygamberimiz, “Allah güzeldir, güzelliği sever; kibir, hakkı kabul etmemek, insanları küçük 
görmektir.” (Müslim, İman, 147) cevabını vermiştir. Efendimiz, kılık kıyafetin temiz ve düzenli olmasının 
yanında, insanın yaşadığı mekânların da tertipli ve düzenli olmasını arzu etmiştir. 
 Peygamberimiz, evde, işte, 
camide vb. yerlerde tertip ve düzen 
içinde hareket edilmesini isterdi. 
Bir keresinde bir cenaze merasimine katılmıştı. Cenazenin toprağa 
verilme işlemi sırasında, kabirde 
bir hata olduğu fark edildi. Bir taraf 
eğri görünüyordu. Peygamberimiz, 
bunun hemen düzeltilmesini istedi. 
Orada bulunanlar “Bu durum ölüyü 
rahatsız mı eder.” diye sordular. 
Peygamberimiz onlara, “Hayır böyle 
şeyler ölüyü ne sıkar, ne de rahatlık 
verir. Fakat bu sağ olanların gözüne 
güzel görünmesi için gereklidir.” diye cevap verdi.
3
 Hz. Peygamberin ashabından olan Numan b. Beşîr, Peygamberimizin tertip ve düzen konusundaki 
hassasiyetini şöyle ifade etmektedir: “Peygamber (s.a.) bizi safl arda ok gibi düzene sokardı. Her konuda 
olduğu gibi saf düzeninde de ayrılığa düşmeyin ki kalpleriniz de birbirinize karşı değişmesin. Çarşı ve pazarlardaki kargaşadan da sakının” (Tirmizi, Salat, 54). Namazlarda tertip ve düzene sıklıkla vurgu yapan 
Efendimiz bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurmaktadır:  “Düzensiz durmayınız. Sonra kalpleriniz de 
düzensizliğe düşer. 
 Peygamber Efendimiz, günlük hayatın gerektirdiği faaliyetleri yerine getirirken, belli bir tertip ve düzen içersinde 
olunmasını arzu ederdi. Örneğin, yemeğe besmeleyle 
başlanılmasını, yemeğin sağ elle ve önünden yenilmesini 
emrederdi. “Ebu Seleme’nin oğlu Ömer, Resulullah’ın yanına girmişti. Efendimiz, o anda yemek yiyordu. Resulullah, çocuğa: “Yaklaş, bismillah de, sağ elinle ve önünden 
ye.” buyurdular (Tirmizi, Et’ime, 47). Yine konuyla ilgili şu 
hadis de yemek yerken nelere dikkat edilmesi gerektiğini 
3 Abdurrezzak, Musannef, III, 508; Algül, Hüseyin, Peygamberimizin Şemaili Ahlak ve Adabı, s. 40-41.28
çok güzel bir biçimde ifade etmektedir: “İkrâş b. Züeyb anlatıyor; (Bir defa) Peygamber (s.a.)’e, içinde 
bol miktarda tirit bulunan büyük bir çanak getirildi. Biz de (çanağa yönelip) ondan yemeye başladık. Ben 
elimi düzensiz biçimde çanağın her tarafına soktum. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.) : Yâ İkrâş, tek bir 
yerden (sana en yakın taraftan) ye. Çünkü bu, tek bir çeşit yemektir (her tarafı aynıdır), buyurdu. Sonra 
bize, içinde çeşitli yaş ve kuru hurma çeşitleri bulunan bir tabak getirildi. Bu sefer Resulullah (s.a.) ‘in eli 
tabakta dolaştı (yani tabağın muhtelif yerlerinden hurmalar aldı) ve: Ya İkrâş, dilediğin taraftan ye. Çünkü 
tabaktakiler aynı çeşit yemek değildir, buyurdu” (İbn Mâce, Et’ime, 11). 
 Toplumsal bir varlık olan insanın, diğer insanlarla birlikte yaşayabilmesi için özel hayatın gizliliği prensibine uygun davranılması gerekmektedir. Başkalarının özel hayatına saygı, Peygamber Efendimizin önem 
verdiği konulardan biridir. 
 Bir adam izni olmadan Resulullah Efendimizin evinin içine bakmıştı. Adamın bu davranışını fark eden 
Peygamber Efendimiz, onun bu davranışından hoşlanmadığını açıkça beyan ederek, 
“İzin istemek, evin içerisi görülmesin diye 
emredilmiştir.” (Müslim, Âdâb, 40, 41) buyurmuş ve izin istemeden evlere girilmemesini, 
evin içini görecek kadar yaklaşılmamasını
istemiştir. 
 Peygamberimiz yolculuğa çıkan ashaptan bir gruba rastladı ve onlara hitaben 
şöyle buyurdu: “Sizler kardeşlerinizin yanına 
varacaksınız; binek hayvanlarınızı düzene 
koyunuz, elbiselerinize çeki düzen veriniz! 
Çünkü Allah çirkin görünüşü ve kötü sözü 
sevmez.” (Ebu Davud, Libâs, 25). 
 Peygamber Efendimiz gerek bireysel gerekse toplumsal hayatımızda tertip ve düzen 
içinde yaşamamızı istemiştir. Onun yaşantısı ve ondan bize aktarılan güzel sözleri, 
medeni bir hayat sürmek isteyen kişi ve toplumlar için bu konuda en güzel örnektir.
 Peygamber Efendimiz evlere girmek için izin hususunda; “İzin istemek üç defadır. 
İzin verilirse girersin, verilmezse geri dönersin.” (Buhârî, İsti'zân, 13) buyurmuştur.
 Yukarıdaki hadis toplum hayatında tertipli ve düzenli olmanın gerekliliği hakkında 
size neler düşündürmektedir? 29
2. Söz ve Davranışların Güzelliği
İnsanlar arasında iletişimi sağlayan birinci unsur dildir. “İnsanlar konuşa konuşa anlaşır” sözü, insanlar 
arasındaki iletişimin en çok bu yolla gerçekleştiğini ifade etmek amacıyla söylenegelmiştir. Başkalarıyla 
sağlıklı iletişim kurabilmenin yolu, güzel söz söylemekten geçer. “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.” demiştir atalarımız. Bu atasözü, güzel sözün insanlar üzerindeki etkisini özlü biçimde ortaya koymaktadır. 
Peygamber Efendimiz de “Söylenen sözde sihir vardır.” buyurarak, güzel sözlerin insanlar üzerinde güçlü 
bir etki bıraktığını ifade etmiştir. 
4
 Peygamberimiz güzel söz söylemenin ve güzel davranışlarda bulunmanın bir mümin için en değerli 
özellikler olduğunu bildirmiştir. “Güzel söz söylemek sadakadır.” (Buhari, 
Edeb, 34) buyuran Hz. Peygamber, söz ve davranışlarla insanları incitmemek gerektiğini belirtmiştir. Müslümana yakışan da budur. “Sizler tek hurmanın yarısı ile bunu da bulamazsa güzel bir 
sözle de olsa ateşten korununuz!” (Buhari, Edeb, 34) 
buyuran Peygamberimiz, hayır ve iyilik amacıyla elden ne geliyorsa yapılması gerektiğini, 
güzel sözün de insanlar için bir 
hayır olduğunu vurgulamıştır. 
4  Muvatta, Kelâm, 3
  “(Ey Muhammed!) Rabb’inin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel 
şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabb’in, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. 
O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl suresi, 125)
 “Kullarıma söyle: (İnsanlara karşı) en güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarını
bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.” (İsrâ suresi, 53)
 “Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefi n hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler yükselir. Bu güzel sözleri de Allah'a amel-i sâlih (faydalı işler) ulaştırır. 
Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı
boşa çıkar.” (Fâtır suresi 10)
 Yukarıdaki ayetler size güzel söz ve güzel davranış (amel-i sâlih) hakkında nasıl bir 
fi kir vermektedir? Bu konudaki düşüncelerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.30
 Bir sahabi Peygamberimize gelerek “Ey 
Allah’ın Resulü! Falan kişinin nafi le olarak çok 
namaz kıldığından, çok sadaka verdiğinden, 
çok oruç tuttuğundan, ancak diliyle komşusuna eziyet ettiğinden söz ediliyor, ne buyurursunuz, dedi. Efendimiz  “O cehennemde 
olacaktır.” buyurdu. Adam tekrar dedi ki: Ey 
Allah’ın Resulü! Bir kişinin de nafi le olarak az 
oruç tuttuğundan, az namaz kıldığından, az 
sadaka verdiğinden, ancak diliyle komşusunu 
rahatsız etmediğinden söz ediliyor, bunun 
hakkında ne dersiniz? Peygamberimiz “O 
da cennette olacaktır.” buyurdu” (Ahmet b. 
Hanbel, II, 440). İnsanın diliyle başkalarını incitmesinin, yaptığı güzel amellerini boşa çıkaracağını söyleyen Efendimiz, bir başka hadisinde de kötü davranışların sakıncasından bahsederek şöyle buyurmuştur: 
“Kimin kötülüklerinden komşusu emin olmaz ise, o cennete giremez.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 55). 
Peygamberimiz kötü ve çirkin sözler söylemenin yanısıra, bu türden çirkin sözlerin başkalarına laf ta-
şımak suretiyle yayılmasından, Allah’ın hoşnut olmadığını vurgulayarak şunları söylemektedir: “Çirkin lâf 
edenle onu yayan, günah işlemekte eşittir.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 120). “Şüphe yok ki Allah, kötü söz 
kaçıranı, kasten kötü söylentiye yelteneni sevmez.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 265). 
 Peygamberimiz, sohbet ortamında konuşulan iyi şeylerin, başkalarına da aktarılmasını isterdi. Ancak 
o ortamda konuşulan, boş ve anlamsız şeylerin, başkalarına aktarılmasından hoşlanmazdı. Ebu Hüreyre’den nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber, bu konuyla ilgili şöyle bir benzetmede bulunmaktadır: “İlim 
meclisinde oturup hikmetli şeyler öğrenen, sonra arkadaşına öğrendiklerinin kötülerini/zararlılarını aktaranın hali şu (yolcuya) benzer: (Yolcu) bir çobana gelip der ki: Ey Çoban, bu sürüden bana bir koyun kes! 
Çoban da: Git, en iyisinin kulağından tut ve getir der. Adam koyunların içine girer ve (maalesef) sürünün 
köpeğini kulağından tutup, getirir” (Ahmed b. Hanbel, II, 353).
 Peygamber Efendimiz, daima güzel söz söyler ve insanlara 
karşı yumuşak davranırdı. Aşırılıktan, öfkelenmekten kaçınırdı.  
Abdullah b. Amr, “Peygamberin söz ve davranışlarında hiçbir 
aşırılık yoktu. İyi biliniz ki sizin en güzel huylunuz, en 
hayırlı olanınızdır, derdi.” demişti (Buhari, Menakıb, 
23). Yine aynı sahabe, Efendimiz hakkında şunları
söylemektedir: “Şüphesiz Resulullah ne çirkin söz 
söyler ve ne de bunu arzu ederdi. Resulullah şöyle 31
buyururdu: “Sizin bana en sevgili olanınız, ahlak yönünden en güzel olanınızdır” (Buhari, Fedailü Ashabi’n-Nebi, 27). 
 Peygamberimiz müminleri sert tavırlı olmaktan sakınmaya çağırır, yumuşak huylu olmaya davet ederdi. Ashaptan Cerir, Efendimizin insanlara karşı yumuşak ve güzel muamelesi hakkında şöyle demektedir: 
“Müslüman olduğumdan beri Resulullah, beni kapısından geri çevirmemişti ve her gördüğünde tebessüm 
ederdi.” (Tirmizi, Menâkıb, 41). Şiddetin kötülüğü hakkında sık sık uyarı yapan Efendimiz; “Bir şeyde şiddet olursa, muhakkak o şeyi çirkinleştirir. Allah yumuşak huyluluğu sever.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 165) 
buyurmaktadır. İnsanlara karşı daima merhametle ve yumuşak huylulukla muamele edilmesini emreden 
Peygamberimiz; “Bir kimse yumuşak davranmaktan mahrum ise, hayırdan mahrum olur” (Müslim, Birr ve 
Sıla, 74) diyerek insanlar arasında dostluk ve muhabbetin meydana gelmesinin yolunun, yumuşak huyluluktan geçtiğini belirtmektedir. Sevgili Peygamberimiz, insanlara cana yakın davranan, yumuşak huylu 
olup insanlara işleri kolaylaştıranlar için cehennemden kurtuluş olduğu müjdesini vermektedir: “Kendisi 
Cehennem ateşine, cehennem ateşi de kendisine haram olan bir kişiyi size bildireyim mi? Her cana yakın, 
yumuşak huylu, kolaylaştırıcı kimsedir.” (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 45). Peygamber Efendimiz; “Nerede 
olursan ol, Allah’a (karşı gelmekten) sakın! Kötülüğün peşine hemen iyilik yap ki, onu yok etsin, insanlara 
da güzel huyla davran!” (Darimi, Rikak, 74) diye buyurarak, bir kötülük yapmış olan insanın, hemen peşi 
sıra iyilik yaparak hatasını tamir etmesi gerektiğini işaret etmektedir. 
 Peygamber Efendimiz, mümini şöyle tanımlamaktadır: “Müslüman, başka Müslümanlara el ve diliyle 
zarar vermeyen kişidir. (Buhari, İman, 4). Bu hadis bize sözlerin ve davranışların güzel olmasının, bir 
kimsenin imanının gereği olduğunu hatırlatmaktadır.32
 “Bir kişi bir söz söyler de o sözden dolayı cehennem ateşine düşeceği hatırına gelmez. Bir kimse de 
bir söz söyler, bu sözden dolayı Allah’ın kendisini cennete koyacağı aklına gelmez” (Muvatta, Kelâm, 2). 
Peygamber Efendimiz, insanı cennete götüren davranışların takva ve huy güzelliği olduğunu; cehenneme 
götüren davranışların da kötü sözler ve iffet yoksunluğu olduğunu ifade etmiştir. (İbn Mâce, Zühd, 29).
 Efendimiz, boş ve anlamsız sözler söylemekten insanları sakındırmıştır. O bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Bir kimsenin lüzumsuz ve boş şeyleri terk etmesi iyi bir Müslüman oluşundandır.” (Tirmizi, 
Zühd, 11). Efendimiz bir başka hadiste güzel Müslüman olmanın gereklerinden birinin de insanın kendisini 
ilgilendirmeyen konularda konuşmaması olduğunu ifade ederek; “Kişinin İslam’ının güzelliği, kendisini 
ilgilendirmeyeni konuşmamasıdır.” (İbn Hanbel, I, 201) diye buyurmuştur.
 Bir sohbette biri Peygamberimize, “Ey Allah'ın Resulü! Bana (kötülük ve sıkıntılardan) Allah'a sığınacağım bir dua öğret” dedi. Efendimiz dedi ki: 'Kulağımın, gözümün, 
dilimin, kalbimin, tenimin kötülük yapmasından sana sığınırım' diye söyle.”  (Nesai, 
İstiâze, 4).
 Resulullah (s.a.)’e bir sahabiye şöyle tembihte bulunmuştu. “Diline sahip ol; evin 
başına dar gelmesin...” (Tirmizi, Zühd, 60).
 Yukarıdaki hadisler üzerine konuşunuz.
 Hz. Lokman'a "Gördüğümüz bu fazilete seni ulaştıran nedir? diye 
sorulduğunda, Lokman: "Doğru konuşmak, emaneti yerine getirmek ve 
gereksiz işleri terk etmek" diye cevap verdi. (Muvatta, Kelâm, 7). 
 Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hüseyin naklediyor: Babam Hz. Ali'den, Peygamber 
Efendimizin, meclisinde bulunan dost ve arkadaşlarına karşı nasıl davrandıklarını sorduğumda şöyle anlattılar: “Resulullah Efendimiz; her zaman güler yüzlü, 
yumuşak huylu ve alçak gönüllü idiler. Asla asık suratlı, katı kalpli, kavgacı, kusur 
bulucu, kıskanç değildiler. Hoşlanmadığı şeyleri görmezlikten gelir; kendisinden beklentisi olan kimseleri hayal kırıklığına uğratmaz ve onları, isteklerinden 
tamamen mahrum bırakmazdı. Üç şeyden titizlikle uzak dururlardı: Ağız kavgası, 
boşboğazlık ve kendilerini ilgilendirmeyen konular! Şu üç husustan da titizlikle 
sakınırlardı: Hiç kimseyi kötülemezler, kınamazlar ve hiç kimsenin ayıbı ile gizli 
tarafl arını öğrenmeye çalışmazlardı. Sadece yararlı olacağını ümit ettikleri konularda konuşurlardı.” (Tirmizi, Şemail, 160)33
 Sevgili Peygamberimiz, güzel sözlü olmanın aynı zamanda doğru sözlü olmak anlamına geldiğini ifade etmiştir. “Doğruluk insanı iyiliğe, iyilik de cennete 
ulaştırır. İnsan doğruluk yapa yapa bu ahlakıyla sıddîk yani en doğru 
kimselerden olur. Yalancılık da insanı kötülüğe götürür. Kötülük de 
cehenneme götürür. İnsan sürekli yalan söyleyince, sonunda 
Allah katında çok yalancı bir kimse olarak yazılır.” (Buhari, Edeb, 
69). Peygamberimiz her duyulan sözün başkalarına söylenmesinin 
sakıncalı ve çirkin bir davranış olduğu konusunda şöyle buyurmuştur: 
“Her işittiğini söylemek, bir insana yalan olarak yeter.”) Müslim, Mukaddime, 5).
 Hz. Peygamber insanlarla ilişkilerde daima güler yüzlü 
olmayı, güzel sözle muamele etmeyi tavsiye ederdi. “Sakın maruftan 
(iyilikten) hiçbir şeyi hakir görme! Velev ki din kardeşini güler yüzle karşılamak olsun!” (Müslim, Birr ve 
Sıla, 144)  
Sevgili Peygamberimiz komşuları rahatsız edecek söz ve davranışlardan kaçınılmasını emretmiştir. 
Misafi re ikram etmeyi ve güzel söz söylemeyi Müslümanın özelliklerinden kabul etmiştir. O bu konuda 
şöyle söylemektedir: “Allah’a ve ahirete iman eden kişi komşusuna eziyet etmesin, Allah’a ve ahirete iman eden her kişi konuğuna ikram etsin. Allah’a ve son 
güne iman eden her kişi ya hayır söylesin yahut sussun!” (Buhari, Edeb, 85). 
Misafi r ağırlayan kimsenin, misafi ri ile beraber evin kapısına kadar çıkması
(yâni uğurlaması) Efendimizin sünnetlerindendir.
5
    
 Hz. Peygamber, hediye kabul eder ve karşılığında hediye verirdi.
6
Çünkü hediyeleşmek kalpleri birbirine yakınlaştırır. İnsanlar arasında 
sevgi ve muhabbet duygularının gelişmesini sağlar. Hediyeleşmek, 
insanların vefa duygularıyla birbirlerini hatırlamalarına da yardımcı olur. Efendimiz, karşılıklı hediyeleşmek ve yapılan iyiliğe 
iyilikle karşılık vermek hususunda şöyle demektedir: “Kime 
bir iyilik yapılırsa hemen o iyiliği iyilikle karşılasın. Eğer o 
5  İbn Mâce, Et’ime, 55
6  Ebu Davud, Büyu’ (icare), 8034
iyiliğe iyilikle mukabele etmek için 
imkân bulamazsa kendisine yapılan 
bu iyiliği övsün. Kendisine yapılan 
bu iyiliği öven kimse onun şükrünü 
yerine getirmiş olur. Bu iyiliği kimseye söylemeyerek gizleyen kimse 
de onu inkâr etmiş olur”  (Ebu 
Davud, Edeb, 11).
 Sevgili Peygamberimiz günlük 
hayatın gereksinimlerini karşılamak 
için alışveriş yaparken, güler yüzlü 
ve hoşgörülü olmayı, zorlaştırıcı
değil kolaylaştırıcı olmayı öğütlemiştir. “Allah satışında hoşgörülü, alışında hoşgörülü, ödemesinde hoşgörülü kimseleri sever.” (Tirmizi, 
Buyû, 75) Peygamberimiz, insanlara kolaylık göstermenin, Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmaya sebep 
olacak güzel davranışlardan olduğunu bildirmektedir.
 Güzel söz söylemek ve güzel davranışlarda bulunmak hem Efendimizin sünneti, hem de medeni bir 
insan olmanın gereğidir. Mümin kimse, Efendimizin ortaya koyduğu ahlak ve adâb-ı muaşeret kurallarına 
dikkat etmeli, güzel sözlü olmaya iyi davranışlarda bulunmaya gayret etmelidir. 
3. İşleri Güzel Yapmak
İslam dini salih amel (güzel iş) yapmayı imanın bir gereği kabul etmiştir. Rabbi’miz Yunus suresinde 
güzel iş hususunda şöyle buyurmaktadır: “Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî 
kalacaklardır.”
7
  Kehf suresinde de konuyla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır: “Gerçek şu ki, iman edip iyi 
7  Yûnus suresi, 26. ayet.
 “Bir gün Resulullah bize namaz kıldırdı. Sonra namazdan çıkarak: “Ey Filan! 
Namazını güzel kılsana! Hiç namaz kılan kimse, nasıl namaz kıldığına bakmaz mı? 
Çünkü namazı ancak kendisi için kılar. Vallahi ben önümden nasıl görürsem arkamdan da öyle görmekteyim” buyurdu. (Müslim, Salât, 108)
 Yukarıdaki hadis yapılan biri işi ‘layıkıyla güzel yapmanın önemi’ hakkında size 
nasıl bir fi kir vermektedir. Fikirlerinizi paylaşınız.  35
işler yapanlara gelince, elbette biz iyi iş yapanların mükâfatını
karşılıksız bırakmayız.”
8
 Salih amel işlemeyi müminlere emreden dinimiz, ne iş yaparsak yapalım işimizi güzel bir biçimde 
yapmayı da emretmiştir. Yapılan işin titiz bir biçimde, usul ve 
adabına uygun bir biçimde yapılması, işi yapanın ehliyet sahibi 
olması, dinimizce önemli görülmüştür. Bu konuda Kur’an’da 
şöyle buyrulmaktadır: “Yusuf, beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir. Çünkü ben iyi koruyucu ve bilgili bir kişiyim” 
dedi.”
9
  Hz. Yusuf’un kendisini, ülkenin maliyesini yönetmek 
konusunda ehliyetli görerek bu görevi talep etmesi, işin layı-
kıyla ve güzel bir biçimde yapılabilmesi için liyakatin gerekli 
olduğunu göstermektedir. Ehliyet ve liyakat, çalışmak ve gayret 
etmekle kazanılabilecek melekelerdir.
 Hz. Muhammed (s.a.), işlerini en güzel biçimde yapardı. 
Yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu tebliğ vazifesini en iyi 
şekilde yerine getirmiş ve örnek yaşantısıyla da İslam’ın nasıl 
yaşanması gerektiğini mükemmel bir biçimde ortaya koymuş-
tur. O, özensizce yapılan işleri tasvip etmemiş ve ashabını bu 
konuda uyarmıştır. Yapılan iş her ne olursa olsun, onun güzel 
yapılmasını emreden Efendimiz, bütün işlerin aynı dikkat ve 
titizlikle yapılmasını arzu ederdi. (Müslim, Cenaiz, 49).
 Peygamberimiz, Müslümanların dinin emirlerini yerine getirirken özenli olmalarını ve ibadetlerini güzelce yerine getirmelerini istemiştir. O bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Bir kişi 
Müslüman olur ve yaşantısını güzelleştirirse, Allah onun daha önce işlemiş olduğu kötülükleri siler. Ondan 
sonra sıra, iyilik ve kötülüğün tartılmasına gelir. Bir iyilik, ondan yedi yüz kat büyük iyilik ile, bir kötülük ise 
sadece kendisiyle karşılanır; meğerki Allah o kötülüğü affeder.” (Buhari, İman, 31) böylece Hz. Peygamber, dinin gereği olarak yapılan iş ve davranışların ihlasla ve güzel bir biçimde yapılmasının, insanın Allah 
katındaki mükâfatını kat kat artıracağı müjdesini vermektedir. 
 Peygamber Efendimiz, işlerde ölçülü davranmayı emretmiştir. “Güzel hâl ve ölçülü hareket etmek 
peygamberliğin gerekenlerinden biridir.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 66) buyurarak, ölçülü bir şekilde hareket 
edilmesi ve aşırılıklardan uzak durulması gerektiğini belirtmiştir. İş ve amelleri yerine getirirken aşırılıktan 
ziyade, devamlılığın daha doğru olduğunu belirterek şunları söylemiştir: “Doğru yolu tutunuz, işleriniz ve 
ibadetlerinizde aşırıya kaçmayınız... Amellerin Allah’a en sevgili olanı, az olsa bile devamlı yapılanıdır.” 
(Buhari, Rikak, 18). Efendimiz, emin ve dürüst olmanın, iş ahlakı açısından ne denli önemli olduğunu da 
şöyle ifade etmektedir: “Emin, dürüst, Müslüman tacir, kıyamet günü şehitlerle beraberdir.” (İbn Mâce, 
Ticaret, 1).
8  Kehf suresi, 30 ayet.
9  Yûsuf suresi, 55. ayet.36
 Hz. Aişe annemizin rivayetine göre; Resulullah, mahallelerde mescidlerin (veya) evlerde namaz kılınan yerlerin 
yapılmasını ve bunların temiz tutulup güzel koku sürülmesini emretmiştir.” “(İbn Mâce, Mesâcid, 9). Efendimizin 
bu emrini yüz yıllar boyunca, baş tacı eden Müslüman 
toplumlar, dünyanın değişik yerlerinde birbirinden güzel 
camiler yaparak, mimari sanatının en güzel örneklerini 
vermişlerdir. Efendimizin işi güzel yapmayı tembih eden 
uyarıları sayesinde, İslam toplumları, her biri estetik zarafetin eşsiz inceliklerini barındıran, mimari ve sanat eserlerini inşa ederek tarih boyunca İslam medeniyetine hizmet 
etmişlerdir.
İslam dininde, kadınların ve erkeklerin fıtratlarına uygun 
olmak koşuluyla, cinsiyet farkı gözetilerek, meşru ölçüler 
içerisinde süslenmelerine izin verilmiştir. Yüce kitabımız 
Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “ “Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek 
elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), 
Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik).”
10
  Elbisenin insan 
için bir süs olduğunu belirten bu ayetin yanı sıra, bir başka ayette, ziynet olan güzel ve temiz elbiselerin 
giyilmesi emri vardır ve bunların helal kılındığı belirtilmektedir.
11
  Bir başka ayette de denizlerden çıkarılan 
(inci, mercan vs.) süs eşyalarından bahsedilmektedir
12
.  Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, belirli ölçüleri 
aşmamak, gösteriş ve kibre bulaşmamak koşuluyla süslenmeye, bakımlı olmaya dinimiz izin vermiştir. 
Peygamberimiz insanları tahkir etmemek koşuluyla, insanların güzel elbiseler giymelerinde bir sakınca 
görmemiştir. Bir keresinde “Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse cennete giremez.” buyurmuş. Bir zât: 
“İnsan elbisesinin güzel, ayakkabının güzel olmasını istiyor?” demiş. Resulullah (s.a.): “Şüphesiz ki Allah 
güzeldir; güzelliği sever, Kibir; hakkı inkâr ve insanları tahkir etmektir.” buyurmuştur” (Müslim, İman, 147). 
Bir başka hadiste: “Allah nimetinin eserini kulu üzerinde görmeyi sever.” (Tirmizi, Edeb, 54) buyuran Peygamberimiz, insanın imkânı ölçüsünde güzel giyinmesini uygun bulduğunu belirtmektedir. 
 Peygamber Efendimiz, Cuma günlerinde ve kendisiyle görüşmeye gelen elçileri karşılayacağı zaman, daha da güzel giyinmeye özen gösterirdi. Konuyla ilgili bir rivayette şöyle denilmektedir: “Hazreti 
Esma’nın azad ettiği kölesi Abdullah  anlatıyor: “ Esma Hazretleri, bana yünlü bir cübbe çıkardı, üzerinde 
ipekten oluklanmış bir bez vardı. Elbisenin (ön ve arka) yırtmaçları, bu ipekle dikilip çevrelenmişti. Esma 
şöyle dedi: “Bu, Resulullah’ın cübbesidir; bunu (gelen misafir ve) elçiler için ve cuma gününde giyerlerdi.” 
(Buhari, Edebü’l-Müfred, 127).  Bu hadis Hz. Peygamberin yapacağı görüşmelerde şık ve güzel görünmeye önem verdiğini ve bu konuda ümmetine örnek olduğunu göstermektedir. Müminler için en özel gün 
olan cuma gününe farklı ve güzel giyinerek, hoş kokular sürünerek hazırlanmakla ilgili bir başka hadiste 
ise şöyle buyrulmaktadır: “Her kim cuma günü gusül abdesti alır, -varsa- kokusundan sürünür, temiz 
10  A’râf suresi, 26. ayet.
11  A’râf suresi, 31-32. ayetler.
12  Nahl suresi, 14. ayet.37
elbisesini giyer, insanlara eziyet ederek ön safa geçmez ve hutbe esnasında konuşmazsa bu yaptıkları iki 
cuma arasındaki günahlarına kefaret olur...” (Ebu Davud, Taharet, 127).
4. Güzellik ve Güzelleşme
 Peygamberimiz, güzel koku sürünmenin peygamberlerin sünnetlerinden biri olduğunu söyleyerek, bu 
konuda ashabını teşvik etmiştir.
13
  Kendisi de her zaman güzel ve hoş kokular sürünerek, kişisel bakımına 
büyük özen göstermiştir.
14
  Peygamberimiz hem kadınların hem de erkeklerin kendilerine uygun kokular 
kullanabileceklerini belirtmiştir.
15
 Peygamberimiz, iyi ve güzel giyinmeyi teşvik etmiş fakat bununla ilgili sınırlar da koymuştur. Örneğin 
erkeklerin ipekli elbiseler giymelerini uygun bulmamıştır.
16
 Erkeklerin altın kullanmasına izin vermeyen 
Peygamberimiz, sağlık açısından zorunlu olduğunda 
ise insanlara izin vermiştir. (Ebu Davud, Hatem, 7).
 Peygamberimiz, kadınların süslenmek için kına 
yakmalarını tavsiye etmiştir. Gözlere “ismid” denen 
sürme çekmenin görmeyi kuvvetlendireceğini ve kirpikleri besleyeceğini bildirmiş ve bunu hem kadınlara 
hem de erkeklere tavsiye etmiştir.
17
            
13  Tirmizi, Nikâh, 1
14  Nesai, Gusül ve Teyemmüm, 25
15  Nesai, Zînet, 32
16  Tirmizi, Libas, 44
17   Ebu Davud, Libâs, 13
 Ebû Katade el-Ensari Resulullah’a (s.a.): " Benim saçlarım omuzları-
ma kadar uzanıyor. Onları tarayayım mı?" diye sorduğunda, Resulullah 
(s.a.): " Evet, aynı zamanda onlara iyi bak" diye cevap verdi. Resulullah 
(s.a.) kendisine "onlara iyi bak" dediği için Ebû Katade bazan saçını
günde iki defa yağlardı.” (Muvatta, Şa'r, 2).
 “Saç ve sakalın beyazlığını değiştirmek için kullandığınız en güzel 
şey kına ve ketem (denilen ottur.)” (İbn Mâce, Libâs, 32).
 Yukarıdaki hadisler İslam’ın süslenme konusundaki yaklaşımı hakkında size neler düşündürüyor? Düşüncelerinizi paylaşınız.
 “Elbisenizi yıkayınız. Saçlarınızı düzeltiniz. Dişlerinizi fırçalayınız. 
Tertemiz olmaya ve güzelleşmeye çalışınız...” (Camiu’s Sağir, 1/48).
 Yukarıdaki hadis, temizlik ve güzelleşme ile ilgili size neler düşündürmektedir. Tartışınız.38
ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM
1. Tertipli ve düzenli yaşamanın önemini hadislerden örnek vererek anlatınız.
2. Hz. Muhammed’in (s.a.) güzel söz söylemeye verdiği önemi örneklerle açıklayınız.
3. Hz. Muhammed (s.a.) güzelleşmekle ilgili neler tavsiye etmiştir?
Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri tamamlayınız.
4. “Allah güzeldir, .................................. sever.”  (Müslim, iman, 147)
5. ...................................... kalpleri birbirine  yakınlaştırır.
6. Hz. Muhammed (s.a.) erkeklerin ................................... elbiseler giymesini ve altın takılar 
takmasını uygun görmemiştir.39
3. ÜNİTE: HAYÂ ve  HAYÂ ve İFFET
 “Dört şey bütün peygamberlerin sünnetlerindendir: Utanma 
duygusu, güzel koku sürünmek, dişleri temizlemek ve evlenmek.” 
(Tirmizi, Nikâh, 1)
 Yukarıdaki hadis size neler düşündürmektedir. Düşüncelerinizi 
arkadaşlarınızla paylaşınız.
ÜNİTEMİZE HAZIRLANALIM
1. Hayâ, iffet ve ihsan kelimelerinin anlamlarını bularak defterinize yazınız.
2. Hayâ ile ilgili bir hadis bularak arkadaşlarınızla paylaşınız.
3. İffet ile ilgili Kur’an’dan bir ayet bularak defterinize yazınız.40
 Resulullah  şöyle buyurmuştur: “Allah’tan gereği biçimde hayâ 
edin!” Bunun üzerine “Ey Allah’ın Peygamberi!” dedik, “Zaten hayâlı
davranıyoruz elhamdülillah!” Buyurdu ki: “O sizin anladığınız utanma 
hissi değildir! Allah’tan gereği biçimde hayâ etmek demek; baş ve 
başta bulunan organlarla, karın ve karnın içersine aldığı organları her 
türlü günah ve haramlardan korumak... daima hatırlamaktır... Kim bu 
şekilde davranırsa Allah’tan gereği biçimde hayâ etmiş olur.”
                                                                
      Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 24
 Yukarıdaki hadiste anlatılmak istenen nedir? Tartışınız. 
 Hayâ – iman - amel ilişkisi hakkında sizin düşünceleriniz nelerdir? 
İfade ediniz.
İnsanı tertemiz, günahsız ve en güzel şekilde yaratan Yüce Allah, onun, tıpkı yaratılışında olduğu gibi 
tertemiz yaşamasını istemektedir. İşte bu nedenle hayâ ve iffet dinimizde önem verilen başlıca değerlerdir. Rabb’imiz Kur’an-ı Kerim’de iffeti korumayı müminlerin özellikleri arasında saymaktadır.
1
  İnsanların 
hayâlı ve iffetli yaşamasını emreden Rabb’imiz, Kur’an’da adını zikrettiği tüm peygamberleri ve bir peygamber annesi olan Hz. Meryem’i hayâ ve iffetin en güzel örnekleri olarak takdim etmektedir.
 Peygamberlik zincirinin son halkası olan Hz. Muhammed (s.a.) hayâ ve iffetin en mükemmel örneği 
olarak görevini tamamlamıştır. Onun örnek yaşantısı ve sözleri eşsiz bir hazine olarak müminlerin önünde 
durmaktadır. Hz. Muhammed bir hadisinde iffet ve hayânın önemini şöyle vurgulamaktadır: “Siz bana altı
şeyi garanti edin, ben de size cennete girmeyi garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman sözünüzü tutun. Size bir şey emanet edildiğinde emanete riayet edin.  Allah’ın yasakladığı
günahlardan uzak durmak suretiyle iffetinizi koruyun. Harama bakmaktan sakının. Ve elinizi haramlara 
dokunmaktan koruyun” 
2
 Bu hadisiyle Hz. Peygamber, insanların ancak hayâ ve iffet ölçüleri içerisinde bir 
hayat yaşamaları sayesinde kurtuluşa erebileceklerini ifade etmektedir. 
1. Hayânın Önemi ve Değeri
  
 Sözlük anlamı itibariyle utanma, sıkılma duygusu anlamına gelen hayâ, terim olarak Allah inancı
ve bu inançtan kaynaklanan sorumluluk duygusu 
sebebiyle kötü, ahlak dışı ve günah olan şeylerden 
kaçınmak demektir. Bu duygudan hareketle söz 
ve davranışlara dikkat etmeye de edep adı verilir. 
Hayâ insanın doğasında bulunan bir duygudur. 
İnsan yaratılışı gereği kötülüğe ve günah olan davranışlara değil, bilakis iyiliğe, edepli ve erdemli dav-
1 Mü’minûn suresi, 5. ayet.
2  Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 32341
ranışlara eğilimli bir varlıktır. Hayâ insanı olgunlaştıran, basit, değersiz ve sonucunda pişman olunacak 
davranışlar yapmaktan alıkoyan bir özelliktir. Hayâ duygusu sayesinde insan, Allah’a ve insanlara karşı
mahcup olacağı hâl ve hareketlerden uzak durur. 
 Peygamber Efendimiz, her konuda olduğu gibi hayâ konusunda da Müslümanlar için en güzel örnektir. 
O hayâ konusunda son derece duyarlıydı. İstenmeyen bir durumla karşılaştığında veya istemediği bir şeyi 
gördüğü vakit mahcubiyetinden dolayı hemen yüzü kızarırdı
3
 . Yanında bulunanlar, Allah’ın elçisinin bu 
tavrından, yapılan davranışın uygun olmadığını anlardı. 
 Hz. Peygamberin hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği Mekke’de edep ve hayâya uygun olmayan 
kimi davranışlar yaygınlık kazanmıştı. Peygamber Efendimiz böylesi adet ve davranışlardan her zaman 
uzak durmuştur. Peygamber olduktan sonra da müminleri bu tür hareketlerden uzak durmaları konusunda 
ikaz etmiştir. Nitekim, bir keresinde açık alanda gusleden birini görmüştü. Hemen minbere çıktı. Allah’a 
hamd ve sena ettikten sonra:  “Allah halimdir, hayâ sahibidir, ayıp ve kusurları örter. Hayâ ve örtünmeyi 
sever, sizden biriniz gusledeceğinde kapalı yerde gusletsin.” buyurdu
4
 . 
 Allah Resulü, insanların kusurlarını asla yüzlerine vurmazdı. Bir konuda uyarı yapması gerektiğinde 
kusur sahibinin adını anmadan genel ifadelerle konuşurdu. O gıybet etmez, yanında gıybet edilmesinede 
müsaade etmezdi. İnsanların birbirlerinden laf taşımalarını hoş karşılamazdı. Çünkü o, hayâ duygusunu 
kötü olan her şeyden uzak durma ve iyi olan şeylere yönelme olarak görüyor, Müslümanlara da bu konuda yol gösteriyordu.
 Peygamber Efendimiz hayâyı imanla ilişkilendirmekte, hayâ ve 
imanın ayrılmaz bir bütün olduğunu belirtmektedir. O, bu konuda, 
“Gerçekten hayâ ile iman bütün olarak her ikisi birbirine bağlıdır. 
Bunlardan biri kaldırılınca, diğeri de kalkar.”
5
 buyurmaktadır. Bu 
hadisten de anlaşılacağı üzere hayâ ile iman bir birine sımsıkı
bağlıdır. Birincisinin olmadığı yerde ikincisinin de ortadan kalkması gibi bir tehlike söz konusudur.  
3  Buhari, Edeb, 72
4  Nesai, Gusül ve Teyemmüm, 7
5  Buhari, Edebü’l-Müfred,445
 “Utanma (hâya) duygusunu kaybettiysen istediğin her şeyi yap.” (Muvatta, 
Kasru's-Salât, 15)
 Yukarıdaki hadis, hayâ duygusunun davranışlar üzerindeki etkisi konusunda sizlere neler düşündürmektedir? Düşüncelerinizi yazınız.42
 Hz. Peygamber bir keresinde hayâsından (utangaçlığından) dolayı arkadaşlarının eleştirdiği ve kınadığı bir adama rastladı. Peygamberimiz, utanıp sıkıldığı için arkadaşı tarafından azarlanan bu kişinin davranışının güzel bir davranış olduğunu vurgulayarak; “Şu hayâlı kardeşini bırak! Çünkü hayâ imandandır!” 
buyurmuştur.
6
 Hz. Muhammed (s.a.), fıtratının bir gereği olarak mahcubiyet hisseden kimsenin bu hâlini 
beğenip takdir ederek, onu bundan vaz geçirmek isteyenlere engel olmuştur. Hayâ duygusu hem insanın 
yaratılışından gelen bozulmamış tabiatının, hem de imanın bir gereği olarak ortaya çıkar. Kişi Allah’a karşı
hissettiği sorumluluk duygusu sebebiyle, Kur’an’ın ve Hz. Peygamberlerin kötü ve çirkin olarak nitelendirdiği söz ve davranışlardan uzaklaşır. Bu duygu sebebiyle işlediği günahlarından tövbe eder ve günah olan 
davranışlara yaklaşmamaya çaba sarf eder. 
 Hz. Muhammed (s.a.), konuşması gerektiği kadar konuşur, gereksiz sözlerden kaçınırdı. Fazla konuşmak, hele de cinselliği çağrıştıran kimi söz ve ifadeleri dile getirmek onun hoşlanmadığı şeylerdendi. 
Onun dilinden asla müstehcen sayılabilecek söz ve ifadeler çıkmamıştır. 
6  Buhari, Edep, 77
“Edep bir tac imiş nur-i Hüda’dan
 Giy ol tacı emin ol her beladan” 
Günümüz Türkçesiyle:
“Edep, Yüce Allah’ın nurundan bir tacdır
Onu giyen her beladan uzak olur”
 Yukarıda yer alan ve söyleyeni bilinmeyen beyitte vurgulanmak istenen 
temel düşünce nedir? Konuyla ilgili düşüncelerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.43
 Dilimizde sıkça kullanılan;“Allah’tan utanmayan kuldan da utanmaz.” sözü ile anlatılmak istenen nedir? Arkadaşlarınızla tartışınız.
 Toplum hayatında hayâ duygusuyla ve edeple davranmanın önemine sürekli vurgu yapan ve bu 
konuda bizlere daima örnek olan Peygamber Efendimiz, kimseyi rahatsız etmemek için yapılan küçük 
davranışların bile çok önemli olduğunu belirtmiştir. Bir gün Hz. Peygamber, dostlarıyla oturmuş sohbet 
ediyordu. Dostları Peygamberimize çeşitli sorular soruyor ve aldıkları cevaplarla bilgi dağarcıkları daha da 
gelişiyordu. Bu esnada yanlarına üç kişi geldi. “...Birisi sohbet halkasında boşluk buldu ve oraya oturdu. 
Diğeri arkada bir yere oturdu. Üçüncüsü de ayrıldı gitti. Bunun üzerine Resulullah şöyle dedi: “Bu kişilerin durumunu haber vereyim mi?” “Evet, ey Allah’ın Resulü!” dediler. Peygamberimiz buyurdu ki: “Boşluk 
bulup oturan kişi; bu (ilim meclisine) sığındı, Allah onu kabul etti. Arkalara oturan, hayâ ile hareket etti ve 
Allah da ona merhamet etti. Ayrılıp giden ise burayı terk ettiği için Allah da onu terk etti”.
7
 Hadiste bahsi 
geçen kimselerden ikincisi; yani kimseyi rahatsız etmemek için arkada bulduğu boşluğa oturan kimse, bu 
hayâlı davranışından ötürü, Peygamberimizin de belirttiği gibi Allah’ın rahmetini kazanmıştır. Üçüncü kimse ise kibirli davranıp ortamı beğenmemezlik ederek; muhtemeldir ki rahatca oturacak bir yer bulamaması
sebebiyle orayı terketmiş ve tepki çekmiştir. Kibir iman ve hayâ ile bağdaşmayan bir özelliktir. Gururdan, 
kibirden uzak durmak ise edep ve hayânın gereğidir. 
 Toplum hayatının sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için uyulması gereken bazı ahlak kuralları vardır. 
Toplumun huzuru ve mutluluğu için zorunlu olan bu kuralların ortaya çıkmasında hayâ duygusunun büyük 
etkisi vardır. Edep ve hayânın olmadığı yerde ahlaklı olmaktan da söz edilemez. Bu nedenle Peygamber 
Efendimiz hayânın, utangaçlığın olmayacağı bir zamana erişmekten Allah’a sığınmıştır.
7  İbn Hanbel, V, 21844
 “Hayâ, iffetlilik, az konuşma (dilini tutma),... iyi anlayış (fıkıh) imandandır. Bunlar ahirette (mükâfatı) artıran, ... şeylerdendir. Edebsiz konuşma, kaba davranma, cimrilik ise münafıklıktandır... (Darimi, Mukaddime, 43)
 Yukarıdaki hadiste anlatılmak istenen düşünce nedir? Düşüncelerinizi paylaşınız.
 Utanma, sadece başkalarının yanında iken geçerli olan bir özellik değildir. İnsan tek başınayken de 
hayâ duygusunun gereğine uygun davranışlar sergilemelidir. Allah’ın daima kendisini görüp gözettiğini, 
yaptığı her işe meleklerin şahitlik edeceğini bilerek hareket etmelidir. Dolayısıyla kişi yalnızken de edep 
ve hayâ ile bağdaşmayan davranışlardan kaçınmalıdır. Tek başına bile olsa giyim kuşamına dikkat etmeli, 
vücudun zaruri olarak örtülmesi gereken yerlerini örtmeye özen göstermelidir. Peygamberimiz “Allah kendisinden utanılmaya insanlardan daha layıktır.”
8
  buyurarak bu konuda Müslümanları duyarlı davranmaya 
yönlendirmiştir.
 Hayâsızlık insanın sahip olduğu değerlerin zamanla yok olup gitmesine sebep olur. Peygamber Efendimiz, hayâ duygusu yok olmuş insanların güvenirlik ve merhamet özelliklerini kaybedeceklerini, bunun 
sonucunda da toplumda hoşlanılmayan kimseler olacaklarını anlatmıştır.
9
 O, hayâlı davranan kişilere 
müjde vermiş, kötü davranışta bulunan insanlara da uyarıda bulunmuştur. Hz. Peygamber bu konuyla ilgili 
bir hadisinde, “Hayâ imandandır, iman edenin yeri ise cennettir. Kötü söz konuşmak insanlara sıkıntı verip 
incitir, sıkıntı verip inciten kimselerin yeri de cehennemdir.”
10  
buyurmuştur.
2. İffetin Önemi ve Değeri
 Ahlaken temiz olmak, ar, namus, gibi anlamlara gelen iffet, terim olarak, Allah’ın yasakladığı şeylerden nefsi 
alıkoymak anlamına gelir. Bu kavramın Kur’an’da kullanılan 
bir anlamı da, fakirliğini ve zaruretini gizleyip çok muhtaç 
bir hâle düşmedikçe durumunu kimselere açmamaktır. 
Kur’an’da: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, 
yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin 
sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca 
(bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz 
Allah onu bilir.”
11
 buyrulmaktadır. Bu kimseler iffet sahibi oldukları için durumlarını insanlara bildirmekten 
çekinmektedirler. Onların bu hâlinden hem Yüce kitabımız hem de Peygamberimiz övgüyle bahsetmektedir.
8  Buhari, Gusül, 20
9  İbn Mâce, Fiten, 27
10  Tirimizi, Birr ve Sıla, 65
11  Bakara suresi, 273. ayet.45
 Kur’an-ı Kerim’de: “Şüphe yok ki Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin 
kadınlar, itaat eden erkeklerle itaat eden kadınlar, sadık erkeklerle sadık kadınlar, sabreden erkeklerle 
sabreden kadınlar, mütevazı erkeklerle mütevazı kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı
çok zikreden erkeklerle Allah’ı çok zikreden kadınlar var ya, işte onlar için Allah bir mağfi ret ve büyük bir 
mükâfat hazırlamıştır.”
12  
buyrulmaktadır. Irzlarını koruyan erkek ve kadınlar için büyük bir mükâfatın vaadedilmiş olması iffet konusunun bir Müslüman için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kur’an’da 
Peygamberimize hitaben şöyle denilmektedir: “Ey Peygamber! Mümin kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak 
koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, ... elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
13
Görüldüğü üzere Peygamberimizin biatlarını kabul edeceği insanların söz verdikleri hususlardan biri de 
iffetli davranmaktır. Hz. Peygamber, ahlaksızlık, fuhuş vb. kötülüklerin yaygın olduğu bir ortamda dünyaya 
gelmiştir. Ancak o bu tür fenalıkların hiç birisine bulaşmamıştır. Peygamber olmadan önce de iffetin, temiz 
ahlakın ve güvenilirliğin sembolü olarak, içinde yaşadığı toplumda gıpta edilen birisi olmuştur. 
 Hz. Muhammedin  Peygamber olduktan sonra insanlardan talep ettiği hususlardan biri de iffetli olmalarıydı. Mekke’nin fethi sırasında Müslüman olan Ebu Süfyan, Müslüman olmadan önce Bizans Kralı
Heraclius ile görüşmüştü. Bizans Kralı, Peygamberimiz hakkında birtakım sorular sormuş, o da bunlara 
cevap vermişti. Müslüman olduktan sonra Ebu Süfyan bu konuşmayı şöyle nakletmiştir:
 “Heraclius (Hirakl) Ebu Sufyan’a: ‘Ben sana Muhammed ne tavsiye ediyor? diye sordum. Sen namaz 
kılmayı, doğru olmayı, iffetli olmayı, ahde vefayı, emaneti yerine teslim etmeyi tavsiye ettiğini söyledin’ 
dedi. Ve sözünü şöyle sürdürdü: “İşte bunlar bir peygamberin özellikleridir.” (Buhari, Şehâdât, 28).
12  Azhab suresi, 35. ayet.
13  Mümtehine suresi, 12. ayet.
 Hz. Peygamber kendisi için sık sık şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Ben 
senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği dilerim.” (Müslim, Zikir ve 
Dua ve Tevbe ve İstiğfar, 72)
 Yukarıdaki hadis size neler düşündürmektedir?46
İffeti korumanın başlıca yollarından biri de evlenmektir. Bu nedenle Peygamberimiz Müslümanları
evlenmeye teşvik etmiştir. O, evlenip mutlu bir aile yuvası kurabilmeleri için gençlere yardımcı ve destek 
olunmasını öğütlemiştir. Evlenip yuva kuran kimselere Allah’ın yardım edeceğini bildirmiştir.
  
 Hz. Muhammed (s.a.) iffeti korumanın imanı korumak olduğunu bildirmiştir; “Zina eden kimse zina etti-
ği anda mümin değildir. Hırsızlık yapan hırsızlık yaptığı an mümin değildir. İçki içen de içki içtiği an mümin 
değildir. ... Ancak tevbe ederse, Allah tevbeleri kabul edendir” buyurmuştur.
14
 Bu hadis bir Müslümanın 
iffetini korumasının dinî açıdan ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Peygamberimiz, başka bir 
hadisinde de Müslümanların kendi iffetleri kadar çevrelerindeki insanların iffetlerini korumalarını da tavsiye etmektedir.
15
 Hz. Peygamber bir hadisinde, “Veren el alan elden üstündür. Öncelikle geçimini sağlamakla yükümlü olduğunuz ailenizin ihtiyaçlarını karşılamalısınız. Sadakanın en iyisi (kişinin karnı tok, sırtı pek iken 
karşılıksız) verdiği sadakadır. Dilenmekten ve çirkin işlerden uzak durmak isteyeni Allah saygın ve onurlu 
kılar; Başkalarına muhtaç olmadan (kendi yağıyla kavrulmak isteyeni) Allah (kendi kendine yeter bir mali 
imkana) kavuşturur” (Buhari, Zekât, 18) buyurmuştur. O, insanın iffet ve onuruna yakışan davranışın, çok 
zorunlu olmadıkça başkalarından bir şey istememek olduğunu ifade etmiştir. Böyle davranan kimseyi 
Allah’ın başkalarına muhtaç etmeyeceğini, onun saygınlığına halel getirmeyeceğini belirtmiştir. 
14  Müslim, İman, 61
15 Tirmizi, Tefsîru’l-Kur’an, 25
 Ensar'dan bazı kişiler Resululluh (s.a.)'tan (bir şeyler) istediler. O da onlara verdi. Sonra tekrar istediler yine verdi. Yanındaki tükenince: "Yanımdaki 
malı sizden asla gizlemem. Kim iffetli olmak isterse, Allah onu iffetli yapar. 
Kim de elindeki ile yetinirse, Allah onu zengin yapar. Sabretmeye gayret edene Allah sabır ihsan eder. Hiç bir kimseye sabırdan daha geniş bir ihsanda 
bulunulmamıştır" buyurdu. (Ebu Davud, Zekât, 28)
 Yukarıdaki hadiste anlatılmak istenen nedir? Arkadaşlarınızla konuşunuz.47
İslam’a göre ekonomik imkânları kısıtlı da olsa insanlalrın iffetli davranmaları kendileri için daha hayırlı
olacaktır. Hz. Muhammed (s.a.); “Kim başkalarına muhtaç olmak istemezse Allah o kimseyi, kimseye 
muhtaç etmez. İffetli kalmak isteyeni de Allah iffetli kılar. Kim ihtiyacına yetecek biçimde bir yaşantı isterse 
Allah da onu kimseye muhtaç etmez. Kırk dirhemi olduğu hâlde kim dilenirse o ihtiyacı olmadığı hâlde 
dilenmiş olur” buyurmaktadır (Nesai, Zekât, 89). Bu hadise göre insanın kanaatkâr olması, elindekiyle yetinmesi iffetin bir gereğidir. Kişi böyle davrandığı sürece Allah’ın onun iffetini korumasına yardım edeceğini 
vurgulayan Peygamberimiz, insanın haysiyetine yakışanın da bu olduğunu bize hatırlatmaktadır.
3. Allah’ın Huzurunda Olma Bilinci       
 Mümin hayatının her anını Allah’ın daima kendisini görüp gözettiği bilinciyle yaşamalıdır. O, günlük 
hayatın her alanında; yeme-içme, çalışma, alış veriş ve aile hayatı, vb. durumlarda bir gün Allah’a hesap 
vereceğini dikkate almalıdır. Hz. Muhammed (s.a.), hayatını bu bilinç üzere yaşamış ve bu konuda bizlere 
en güzel örnek olmuştur. Bu hâl ve bilinç üzere yaşamaya dinimizde ihsan adı verilir.
İhsan sözlüklerde iyilik etme, iyi davranma,  bağışlama, bağışta bulunma, bağışlanan şey, lütuf, inayet, 
atıfet gibi anlamlara gelmektedir. İhsanı Allah’ın lütuf ve inayetiyle daima iyilik üzere yaşamak şeklinde 
anlamak mümkündür. Hz. Muhammed’in Cibril hadisi diye meşhur olan hadiste tanımladığı şekliyle ihsan; 
insanın Allah’ı görüyormuşçasına ona ibadet etmesidir. İbadeti yalnızca belirli vakitlerde belirli ritüelleri 
yerine getirmek olarak anlamamak gerekir. İbadeti,  Allah’a inanıp teslim olmuş bir kul için hayatın her
 Ömer b. Hattab (r.a.) anlatıyor: Bizler bir gün Resulullah (s.a.)’in yanında 
otururken bir adam geliverdi. Elbisesi bembeyaz, saçları simsiyahtı. Üzerinde yolculuk belirtileri de yoktu, bizden hiçbiri de onu tanımıyordu. O kimse 
Peygamberimizin yanına kadar gelip oturdu dizlerini dizlerine dayadı, ellerini 
dizlerinin üzerine koyarak sırasıyla İslam ve imanın ne olduğunu sordu. Efendimiz soruları cevaplayınca doğru söyledin diyerek ardından, “İhsan (iyilik) 
nedir? Bana onu anlat” dedi. Resulullah (s.a.): “İhsan; görüyormuşçasına 
Allah’a ibadet edip kulluk yapmandır. Sen onu görmüyorsan da o seni mutlaka 
görmektedir” buyurdular...” (Nesai, İman ve Şerâiuhû, 5).
 Sizce Allah tarafından sürekli görüldüğünü bilmenin insan davranışlarına 
ne gibi bir etkisi olabilir?48
 “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, 
Allah'ın ve Resulü'nün çağrısına uyun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına 
girer. Yine bilin ki, onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfâl suresi 24). 
- “O, kullarının üstünde mutlak hakimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet 
sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır” (En’am suresi 18).
- “Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah'a mahsustur. Bütün işler ona döndürülür. Öyle ise ona kulluk et ve ona tevekkül et. Rabb’in yaptıklarınızdan 
habersiz değildir.” (Hud suresi 123)
 Yukarıdaki ayetleri ihsan kavramı açısından değerlendiriniz. Düşündüklerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.
anını kapsayan eylemler bütünü olarak anlamak lazımdır. Buna özen gösterildiğinde ihsan mertebesine 
ulaşmak yani gerçek anlamda iyiliğe ermek mümkün olabilir. Rabb’imiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: 
“Kim “ihsan” derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabb’inin katındadır. Artık 
onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” (Bakara suresi, 112). 
 Peygamber Efendimiz, insan için yalnızca inanıp iman etmenin yeterli olmadığını, kişinin kendisini her 
zaman Allah’ın huzurunda hissederek yaşamasının en doğru yol olduğunu hatırlatmaktadır. İnsan ruhen 
ve bedenen tam bir teslimiyetle Allah’a bağlanmalı ve daima bu şuurla hareket etmelidir. 
 Sonuç olarak ihsan, hayatımızda 
karşılaştığımız bütün meselelerde bir 
mümin sorumluluğu içerisinde hareket etmektir. İhsan, Müslümanın bü-
tün söz ve işlerinde duyarlı davranmasıdır.  Yapılan her işi sorumluluk 
bilinciyle güzel yapmaya çalışmak, 
iyilik hâli üzere olmak Müslüman için 
olmazsa olmaz bir değerdir.49
İnsanlarla olan ilişkilerimizde de 
biricik ölçü yine ihsan olmalıdır. Yapılan 
iyiliklerin yalnızca Allah rızası için olmasının gerekliliğine de işaret eden Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuş-
tur: “İnsanlar bize iyi davranırsa onlara 
iyilik yaparız, şayet kötü davranırlarsa 
onlara kötülük yaparız diyen kimselerden olmayın. Kendinizi, insanlar iyi davranırsa onlara iyilikle mukabele etmeye, 
şayet kötülük yaparlarsa onlara aynıyla 
karşılık vermemeye alıştırın”.
16
 Hadiste; 
iyilik yapanlara iyilikle karşılık veren, 
ancak kendisine kötülük yapıldığında 
kötülük yapmaktan çekinmeyen kimselerin, Efendimiz tarafından kınandığı hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır. Kültürümüzde sıkça dile getirilen “İyiliğe karşı iyilik er kişinin kârıdır, kötülüğe karşı iyilik her 
kişinin kârıdır” sözü Peygamber Efendimizin bu hadisinin toplumumuzda güzel bir şekilde içselleştirilmiş
olduğunun bir göstergesidir. Kur’an’da örnek gösterilen bilge bir şahsiyet olan Hz. Lokman’ın (a.s.) oğluna 
verdiği öğüt, iyilik yapmada, ihsana uygun davranmada bir Müslüman için temel ölçü olmalıdır: “Yavrum! 
Şüphesiz yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde, yahut göklerde ya da yerin 
içinde bile olsa, Allah onu çıkarır getirir. Çünkü Allah en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır”.
17
İnsanın iyilikle yapması, ihsana uygun davranışlar sergilemesi için, Allah’ın her şeyden 
haberdar olması yeterli bir sebeptir. İhsan kişinin Allah’ın gözetimi altında olduğunu bir an bile aklından 
çıkarmadan yaşamasıdır.
16  Tirmizî, Birr, 63
17  Lokman suresi, 16. ayet.50
ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM
1- Hayâ-iman ilişkisini Hz. Muhammed’in (s.a.) sözlerinden örnekler vererek açıklayınız.
2- Dinimizin evlenmeye verdiği önemi anlatınız.
3- İffetli yaşamanın önemi nedir? Anlatınız. 
4- ...............Kur’an’da hayâ ve iffetin en güzel örneklerinden biri olarak tanıtılmıştır.
5- Her an Allah’ın huzurunda olmanın bilinciyle yaşamaya............ denir.
6- Yoksul olduğu hâlde başkalarından istemekten yani dilencilikten sakınmak ................... gereğidir.4. ÜNİTE: EEŞİ ŞİTLTLİİK
 Hz. Ali Peygamberimiz ile ilgili şunları söylemektedir: “Onun meclisinde 
herkes eşit vaziyette idi. Ancak bir kimse diğerine karşı Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile üstünlük kazanabilirdi. Herkes alçakgönüllü idi. Orada, yaşça 
büyük olanlara saygı gösterirler, küçüklere de merhamet ederlerdi. Toplantı-
daki ihtiyaç sahiplerine öncelik tanırlar, özellikle kimsesiz olanlara ayrı bir ilgi 
gösterirlerdi.” (Tirmizi, Şemail, 151)
 Yukarıdaki hadis, Hz. Muhammed’in (s.a.) insanlara yaklaşımı hakkında 
size neler düşündürmektedir?
ÜNİTEMİZE HAZIRLANALIM
1. Eşitlik ve adalet kavramlarının anlamlarını bularak defterinize yazınız.
2. Takva ne demektir? Araştırınız.
3. Yaratılışta insanların eşit olmalarıyla ilgili Kur’an’dan bir ayet bularak arkadaş-
larınızla paylaşınız.
5152
 Peygamberimiz, insanların birbirlerine karşı hiçbir ayrıcalık ve üstünlüklerinin olmadığını, aynı hak ve 
sorumluluklara sahip olarak dünyaya geldiklerini belirtmiştir. O, insanların eşitliğini doğuştan getirdiği bir 
hak olarak görmekte ve şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittir. Hiç kimsenin başkası
üzerinde bir üstünlüğü yoktur.”
1
  Efendimiz, insanların çeşitli sosyal nedenlerden ötürü dünyada kazanmış
oldukları statü ve makamların, malca daha zengin ya da daha güzel ve daha yakışıklı olmanın, bir üs-
1 Keşfu’l-Hafa, 2846
1. İnsanların Eşitliği
 “Resulullah (s.a.), bir askerî kuvvet gönderdi ve bunların başına azat ettiği 
bir köle olan Zeyd’in oğlu Üsame’yi komutan olarak tayin etti. Müslümanlar 
onun komutanlığından pek hoşlanmadılar. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) 
şöyle buyurdu: “Siz onun komutanlığından hoşlanmıyorsunuz daha önce 
babasının komutanlığına da dil uzatmıştınız. Allah’a yemin olsun ki babası
komutanlığa gerçekten layık idi ve bana insanların en sevimlilerindendi. Kendisinden sonra bu oğlu da bana insanların en sevimlilerindendir.”
    (Tirmizi, Menakıb, 39)
 Yukarıdaki hadisten Peygamberimizin soylu bir aileden olmayan birini 
önemli bir göreve atadığı anlaşılmaktadır. Bu hadisten yola çıkarak, İslam’da 
insanların eşitliğine verilen değer konusunda neler söyleyebilirsiniz?
İslam dini, ırk ve rengine, soylu olup olmadıklarına, kadın ya da erkek olmalarına bakmaksızın bü-
tün insanları eşitlik ilkesi içerisinde değerlendirmiştir. 
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: 
“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir 
dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli 
olanınız, ona karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. 
Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar 
olandır” (Hucurât suresi, 13). Yüce Allah bu ayette, 
bütün insanların bir anadan ve bir babadan; Hz. 
Âdem ile Havva'dan yaratılmış olduklarını belirtir. Bu sebeple, ırk ve soy yönünden, zenginlik ve sosyal 
statü bakımından insanların birbirlerinden üstün olamayacaklarını hatırlatır. Bütün insanların, Hz. Âdem 
ve Havva’nın çocukları olarak yaratılması, sonra da tanışıp kaynaşmaları için tarihi süreç içerisinde, farklı
kabile ve milletlere ayrılmış bulunmaları, Allah’ın hikmetinin bir gereğidir. 
İslam’a göre insanlar, yaratılışları bakımından, insani görev ve sorumluluklar açısından eşittirler. 
Makam, mevki -Zenginlik, soylu bir aileye mensup olmak vb. durumlar insanlara herhangi bir ayrıcalık 
kazandırmaz.53
     Bir keresinde Hz. Ebu Zer ile Hz. Bilal-i Habeşî arasında bir tartışma   
  çıkmıştı. Tartışma ilerlediğinde Ebu Zer, gerçek niyeti öyle olmasa bile,  
 bir anlık kızgınlıkla, Bilal-i Habeşî’ye “kara kadının oğlu” diyerek ithamda bulunmuştu. Hz. Bilal, Habeşistan kökenli siyahi bir mümindi. Kendisinin ırkından ve 
renginden dolayı kınanması, itham edilmesi ağırına gitmişti. Bu olaydan Peygamberimizin haberi oldu. Ebu Zer’e hitaben; “Sende cahiliyye âdetleri görüyorum” diyerek, yaptığı
şeyin hatalı olduğunu ve kardeşini bu şekilde incitmemesi gerektiğini ona hatırlattı. O da 
Bilal’den güzel bir şekilde özür diledi. 
 Yukarıda anlatılan olaydan ne gibi sonuç çıkarılabilir? Yazınız. Peygamberimizin insana verdiği değer hakkında neler söyleyebilirsiniz?
tünlük aracı olmadığını vurgulayarak şöyle buyurmaktadır: “Allah Tealâ soyunuza ve nesebinize bakmaz; 
bedenlerinize ve mallarınıza da bakmaz; ancak kalplerinize bakar. Kimin salih (dürüst) bir kalbi varsa, 
Allah ona merhamet eder. Siz ancak Âdem'in evlatlarısınız ve Allah katında en sevgiliniz, en ziyade takva 
sahibi olanınızdır.”
2
  Buradan hareketle denilebilir ki; Hz. Peygamber, hiç kimsenin dünyada herhangi 
bir sebepten dolayı üstünlüğünün olamayacağını açık bir şekilde ifade etmektedir. Hadiste sözü edilen 
takvaya dayalı üstünlük, sadece Allah katında geçerli olan bir üstünlüktür. Yalnızca Allah tarafından değerlendirmeye tabi tutulan ve sonucu da yalnızca onun tarafından takdir edilen bir özelliktir bu. Müminler, 
soylarındaki şerefl erle, mal ve mülk çokluğu ile diğer insanlara karşı herhangi bir üstünlük iddiasında 
bulunamazlar. Alçakgönüllü davranmayı seçerek ve takvalı olmaya çalışarak, yeryüzünde yaşayan tüm insanlarla eşit olduklarının bilinci içerisinde hareket etmeleri gerekir. Irk, soy ve nesep aidiyetine dayanarak 
yapılan öğünmeler, İslam öncesi cahiliyye dönemine ait kötü âdetlerdendir. Peygamberimiz, gerek sözleri, 
gerekse uygulamalarıyla bu gibi çirkin âdetleri ortadan kaldırmıştır.
 Peygamberimiz insanlara karşı, daima alçak gönüllükle davranılması gerektiğini söylerdi. Bir hadiste; 
“Allah (c.c): Birbirinize karşı alçak gönüllülük ediniz ki hiç kimse hiç kimseye üstünlük taslamasın, diye 
bana vahyetti.”
3
 buyurarak, insanların birbirlerine karşı üstünlük iddiasında bulunmalarının, Allah’ın hoşuna gitmeyen bir davranış olduğunu belirtmiştir. Konuyla ilgili olarak bir başka hadiste ise müminleri şöyle 
uyarmıştır: “Gerçekten şeytanın tuzakları ve ağları vardır. Şeytanın tuzakları ile ağları: Allah’ın nimetleriyle 
azgınlık etmek, Allah’ın verdiği şeyle öğünüp büyüklük iddia etmek, Allah’ın kullarına ululuk ve üstünlük 
taslamak ve Allah’ın rızası dışında nefsin arzusuna uymaktır.”
4
2 Buhari, Edebü’l-Müfred, 309
3 İbn Mace, Zühd, 16
4 Buhari, Edebü’l-Müfred, 194 Peygamberimiz, toplumsal haklar söz konusu olduğunda, toplumun en üst tabakasındaki insanlarla en 
alt tabakasındakiler arasında bir ayrım yapılmaması ve eşitlik ilkesine uygun davranılması gerektiğini söylemiştir.
5
  Zira, bu türden ayrımlar, toplumda adaletin yerine gelmesine engel teşkil eder. Birlik ve beraberlik duygularını zedeler. İnsanlar arasındaki kardeşlik ve dayanışma ruhunu yok eder. Nitekim bir keresinde 
Peygamberimiz, kendisini zengin olduğu için ashabın diğer kesiminden daha üstün gören birisine; “Allah 
bu ümmete zayıfl arının duaları, namazları ve samimi olmaları yüzünden yardım eder ve etmektedir.”
6
buyurmuştur. O, insanlar arasında bölünmeye yol açacak ayrımlardan ziyade, onları birlik ve bütünlüğe 
sevk edecek dayanışma ruhunun temellerini atmıştır. Hz. Muhammed insanların eşitliği konusundaki 
uygulamalarıyla bizlere en güzel örnek olmuştur. Örneğin savaş sırasında elde edilen ganimetleri yaşlı
genç ayrımı yapmaksızın herkese eşit olarak taksim etmiştir.
7
 Bir keresinde ashabından bazı kimselerin, 
zor zamanlarda erzaklarını bir araya getirerek eşit bir biçimde paylaşmalarını güzel bir davranış olarak 
nitelendirmiş ve onları övmüştür.
8
  Böylelikle ümmetine kardeşçe yardımlaşma ve dayanışmanın önemini 
hatırlatarak, bu gibi güzel davranışların yaygınlaşmasını istemiştir. 
   
 Hz. Peygamber, aile bireylerine karşı eşitlik ilkesi çerçevesinde davranılması gerektiğini söylemiştir. 
Bir babanın, çocukları arasında kız-erkek vb. hiçbir ayrım yapmaması gerektiğini, vasiyet edeceği esnada 
hepsine eşit davranmasının daha doğru olacağını belirterek şöyle söylemiştir: “Bu çocukların zengini, fakiri, erkeği, kadını eşittir.”
9
  Yine bu konuyla ilgili olarak, çocuklarından birine bir vasiyette bulunan ve buna 
Efendimiz’i şahit tutmak isteyen bir kimseye; 
 “Senin başka çocuğun var mı? diye sormuş, 
 “Evet, var” deyince; 
 “Hepsine ona verdiğin gibi mal verdin mi?” demiş,
 “Hayır, vermedim” dediğinde 
 “Bu zulümdür” buyurarak bu işe şahit olmayacağını söylemiş ve adama;
  “İyilik ve lütufta hepsinin eşit olmaları seni sevindirmez mi?” diye sormuş. 
Adam; “Evet” cevabını verince;
“Sana iyilik yapmaları, senin onlar üzerindeki hakkın olduğu gibi, aralarında adaletli davranman da onların 
senin üzerindeki haklarıdır.” buyurarak, çocuklar arasında adaletle davranmanın önemini vurgulamıştır.
10
5  Ebu Davud, Menasik, 95, 96
6  Nesai, Cihad, 43   
7  Ebu Davud, Cihad, 144, 145
8  Buhari, Şirket, 1
9  Darimi, Vesaya, 19
10  Ebu Davud, Büyu’ (icare), 83
 Yukarıdaki metinden ne gibi sonuçlar çıkarılabilir? Tartışınız. Ulaştığınız sonuçları maddeler hâlinde not ediniz.
Yazalım
5455
 Peygamberimiz, kendi ailesine karşı daima adaletli davranmış ve aile bireyleri arasında eşitlikle muamele etmiştir. O bu konuda sıkça şöyle dua ederdi; “Ey Allah’ım, benim elimden gelen taksimim budur. 
Senin gücün yetip de benim gücümün yetmediği hususlarda beni hesaba çekme.”
11
 Peygamberimiz, aile 
bireyleri arasında ayrım yapan, onlara karşı eşitlik ve adaletle davranmayan kimselerin, ahiret günü, bunun hesabıyla karşı karşıya olacakları konusunda müminleri uyarmıştır.
12
  
 Peygamberimiz, insanların hizmetlerini gördürdükleri kimselere yakınlık göstermeleri gerektiğini 
belirterek; “Onlar sizin din kardeşlerinizdir. Allah onları sizin elleriniz altına vermiştir. Şimdi onlara kendi 
yediğinizden yedirin! Kendi giydiğinizden giydirin! Onlara yapamayacakları şeyleri yüklemeyin! Şayet
yüklerseniz onlara yardım edin!”
13
  buyurmuştur. Efendimizin şu hadisi bu konuda bir müminin sahip olması gereken hassasiyeti gözler önüne sermektedir: “Sizin birinizin hizmetçisi pişirdiği, hazırladığı yemeğin 
ateşine ve dumanına katlanıyorsa, o, hizmetçiyi elinden tutarak kendisiyle beraber aynı sofraya oturtsun. 
Eğer bunu yapamaz ise o yemekten ona da yedirsin.”
14
  Görüldüğü üzere Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.), insanları zengin-fakir, siyah-beyaz, kadın-erkek gibi ayrımlara tabi tutmaksızın, herkese eşit ve 
adaletle davranmayı emretmiştir. 
 Kendisi de gerek ailesine, gerek komşularına ve gerekse içinde yaşadığı toplumun bütün fertlerine kar-
şı eşit ve adaletle davranmıştır. Mümin olsun olmasın hiç kimse, onun adaletinden şüphe duymamıştır.
11  Ebu Davud, Nikah, 37, 38
12  Ebu Davud, Nikah, 37, 38
13  Müslim, Eyman, 37
14  Tirmizi, Et’ime, 44
       “Ey insanlar! Dikkat edin, sizin Rabb’iniz birdir, babanız da birdir, Âdem'dir.                             
Dikkat edin, hiçbir Arabın, hiçbir yabancı üzerine, hiçbir yabancının Arap üzerine, siyahın kırmızı renkli üzerine, kırmızının siyah üzerine üstünlüğü yoktur. Fazilet ve üstünlük ancak takva 
iledir.” 
 (Buhari, Edebü'l-Müfred, 309)
 Yukarıdaki hadis göre;
 Rabb’imiz birdir.
 Atamız birdir. O da Hz. Âdem’dir.
Yazalım56
Unutmayalım
2. Kullukta Eşitlik
 “Mümin olarak, erkek veya kadın, her kim salih ameller işlerse, işte onlar cennete 
girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisâ suresi, 124)
 Yukarıdaki ayet “Allah’a kulluk” konusunda size neler düşündürmektedir?
 Peygamberimiz, “Her doğan İslam fıtratı üzerine doğar.”
15
  
buyurarak, Allah’a kul olma açısından herkesin eşit olduğunu 
vurgulamaktadır. Bunun bilincine varmak ve kulluk görevlerini 
yerine getirmek, insanın, Allah’ın verdiği akıl ve iradeyi doğru 
kullanmasıyla ilgili bir durumdur. Hiç kimse, inançların gereği 
olan sorumluluklarını yerine getirmek açısından bir diğerinden daha ayrıcalıklı değildir. 
 Peygamberimiz, çeşitli vesilelerle, Allah’a kul olmak 
bakımından hiç kimsenin ayrıcalık sahibi olmadığını, bilakis 
bütün herkesin eşit olduğunu vurgulamıştır. Bir keresinde ashaptan bir kimse Efendimizi ziyarete gelmiş
ve huzuruna girince titremeye başlamıştı. Bunu gören Peygamberimiz, o kişiye; “Arkadaş, titreme! Ben 
kral değilim. Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.”
16
  demişti. Hz. Muhammed, 
insan ve kul olma bağlamında asla kendisini diğer insanlardan ayrıcalıklı görmediği gibi kendisine böyle 
davranılmasından da asla hoşlanmamıştır. Ashabından hiç kimseyi de bir diğerinden daha ayrıcalıklı bir 
konumda değerlendirmemiştir.
 Peygamberimizin oğlu İbrahim’in vefat ettiği gün güneş tutulmuştu. Halk içinde bazı kimseler, Güneş’in 
İbrahim’in ölümü sebebiyle tutulduğunu söylediler. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz; “Ay ve Güneş, 
Allah’ın ayetlerinden sadece iki ayettir. Bunlar, birinin ölümü veya doğumu için tutulmazlar. Onu tutulmuş
gördüğünüz zaman, açılıncaya kadar Allah’a dua edin ve namaz kılın.”
17
  buyurarak, insanlardan hiç 
kimsenin, velev ki Peygamberin oğlu da olsa, kulluğun ötesinde bir değere sahip olmadığını, dolayısıyla 
gerçek saygının sadece Allah’a gösterilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
 Günün birinde Peygamberimize pişirilmiş bir koyun eti getirilmişti. O, âdeti olduğu üzere, kendisine 
ikram edilen yiyecekleri ashabın kimsesiz ve fakir olanlarıyla paylaşırdı. Yine öyle yaparak, fakir ve kimsesiz insanlarla birlikte aynı sofrada bu koyun etini yemekteydiler. Peygamberimiz iki dizinin üstüne oturmuş
vaziyetteydi. Bu sırada çölde göçebe hayatı yaşayan bir bedevi çıkageldi. Bedevi hayretle; “Bu nasıl
15 Buhari, Cenaiz, 80, 93 
16  İbn Mace, Et’ime, 30
17  Buhari, Kusûf, 1557
 oturuştur?” diyerek şaşkınlığını gizleyemedi. Çünkü diz çöküp oturmak, o zamanın töresinde, âcizlerin, 
miskinlerin ve yoksulların âdetiydi. Bedevi Hz. Muhammed’in, böyle oturmasına bir anlam verememişti.
Bunun üzerine Peygamberimiz, ona şu cevabı verdi: “Şüphesiz ki Cenab-ı Allah beni kerem sahibi bir kul 
kıldı. Büyüklük taslayan bir zorba ve inatçı kılmadı.”
18
 “Mekke’nin ileri gelenlerinden birkaç kişi, Allah’ın Elçisine (s.a.) geldiler. Onu Bilal, Suheyb, Ammar, 
Habbab gibi fakir ve kimsesiz Müslümanlar arasında otururken buldular. Peygamberimize: 
 “Bizim için bunlardan ayrı bir oturum yapmanı isteriz. Böylece Araplar, bizim bunlardan üstün oldu-
ğumuzu anlasınlar. Biliyorsun ki bize Arap kabilelerinden birtakım elçiler ve heyetler gelir. Onların bizi 
bu insanlarla birlikte görmelerinden utanırız. Dolayısıyla, biz gelince onları yanından uzaklaştır. Seninle 
işimiz bittikten sonra yine istersen onlarla ayrıca otur.”, dediler. Allah Resulü onlarla görüşme ve İslam’ı
tebliğ etme fırsatını kaçırmamak için bunu kabul etti. Onlar: “Olur, demen yetmez, bizim için bunu yazılı
hâle getir.” dediler. Bunun üzerine Allah’ın Resülü Hz. Ali’yi çağırdı, bir de yazmak için sayfa istedi. O sı-
rada Cibril (a.s) geldi ve: “Sabah akşam Allah’ın rızasını dileyerek Rablerine dua edenleri sakın yanından 
uzaklaştırma! Sen onlardan dolayı sorumlu değilsin, onlar da senden dolayı sorumlu değiller. Eğer onları
uzaklaştırırsan, zalimlerden olursun!” (En’am suresi, 52) ayet-i kerimesini getirdi. Sonra Yüce Allah,
  “İşte biz, insanları bu şekilde birbirleriyle imtihan ederiz. Bu yüzden 
Allah aramızda bula bula bunları
mı lütfuna layık gördü diyecekler.” 
(En’am suresi 53) ayet-i kerimesini 
indirdi.
 Âlemlere rahmet olan Peygamberimiz, anlaşmayı yazmak üzere 
eline aldığı sayfayı derhal bir kenara 
bıraktı ve bizi yanına çağırdı. Yanına 
geldiğimizde; “Selam sizlere, Rabbi’niz 
rahmet ve merhameti Kendisine 
düstur edinmiştir.” diyordu. Ona 
yaklaştık; hatta o kadar yaklaştık ki 
dizlerimizi onun dizlerine dayadık. Bu 
ayetin inmesinden sonra, biz eskiden olduğu gibi Efendimizin yanında 
oturmaya devam ettik. Fakat o, yanı-
mızdan kalkıp gitmek istediği zaman 
kalkar giderdi. Ne zaman ki:
18 Algül Hüseyin, a.g.e. s. 62-6358
 “Sabah akşam Rablerine, onun hoşnutluğunu dileyerek dua edenlerle birlikte candan sabret! Dünya 
hayatının süslerini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma!...” (Kehf suresi 28) ayet-i kerimesi indi, artık 
böyle yapmaz oldu. Bundan sonra biz daha titiz davranmaya başladık. Birlikte otururken vakit bir hayli 
geçince Efendimiz’in rahatça kalkıp gidebilmesi için biz erken davranır ve onun yanından kalkardık.”
19
 Hz. Peygamber, insanları yalnızca Allah’a kul olmaya davet etmiştir. İnsanların sahip olduğu dünyevi şeylerin, bir üstünlük değeri taşımadığını, hem sözleri hem de uygulamalarıyla göstermiştir. O içinde 
yaşadığı toplumun mütevazı bir üyesi olmayı seçmiştir, efendilik ve krallık taslamamıştır. Dışarıdan onu 
görmeye gelenlerin, başkalarından ayırt edemeyerek “Hanginiz Muhammed?” ya da “Kavmin efendisi 
hanginiz?” diye soruyor olmaları bunun en güzel kanıtıdır.
19 İbn Mace, Zühd, 7
  “İnsanlar, doğuştan eşittirler: kullukta, fanilikte eşitlik. Sonra, iman 
sayesinde yeni bir eşitlik kazanırlar, kardeş olurlar.” (Cemil Meriç)
 Yukarıdaki söz, size “kullukta eşitlik” hakkında neler düşündürmektedir? Tartışınız.
 Yukarıda anlatılanlardan ne gibi sonuçlar çıkarılabilir? Arkadaşları-
nızla tartışınız.
Siz Peygamberimizin yaşadığı gibi bir durumla karşılaşsaydınız nasıl 
davranırdınız?59
 3. Hukuk Karşısında Eşitlik
 “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Haklarında şahitlik 
ettikleriniz zengin olsun, fakir olsun, Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize 
uyup adaletten sapmayın. Şahitliği eğer, büker doğru şahitlik etmez, yahut şahitlik 
etmekten kaçınırsanız, biliniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisâ suresi, 
135.)
 Yukarıdaki ayet İslam’ın adalet anlayışı hakkında size neler düşündürmektedir?
59
Yazalım
 Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim, hakkın yerini bulması ve adaletin 
gerçekleşmesi için müminleri uyarmakta ve hukuk önünde şahitlik 
ederken ya da karar verirken, herkesi eşit davranmaya çağırmaktadır. Kur’an müminlere, akrabalık bağlarına, zengin-fakir, kuvvetli-zayıf olma durumlarına, sevgiden kaynaklanan yakınlık veya nefrete 
bakmaksızın yalnızca doğru olanı söylemeyi ve adaletli olmayı
emretmektedir. Konuyla ilgili olarak Kur’an’da yer alan ayetlerden ikisi 
şöyledir:
 “Allah size …insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa suresi, 58).
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin (düşmanlık), sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok 
yakışan bir davranıştır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir. Söz söylediğiniz 
zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun… .(Maide suresi, 8). 
“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da 
yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye, size öğüt verir.” (Nahl suresi, 90.).
 “...Eğer karar verirsen aralarında adaletle karar ver. Çünkü Allah adil olanları sever.” (Mâide suresi, 42).
 Yukarıdaki ayetlerden ne gibi ilkeler çıkarılabilir? Belirleyip yazınız.60
 Hz. Muhammed (s.a.), insanlar arasında adaletle hükmetmenin 
önemiyle ilgili  şöyle buyurmaktadır: “Adil devlet başkanı ve idareciler mahşer yerinde Allah’ın yüce lütfuna ve himayesine kavuşacak olanların öncüleridir.”
20
 Hukuk, insanların toplum hayatında 
karşılaşabilecekleri sorunların çözümünde, herkese eşit davranarak, haklı olanın haksız olandan ayrılması ve hakkın yerini bulması içindir. Çeşitli nedenlerle kimi insanların adaletten mahrum 
kalmaları hukuka uygun bir davranış değildir. Peygamber Efendimiz, Kur’an’da emredildiği şekilde, adaleti ayakta tutmak için çaba 
sarfetmiş, insanlar arasında adaletle hükmetmiştir. Bu konudaki 
örnek uygulamalarıyla mü’minlere yol göstermiştir. Peygamberlik 
görevinden önceki dönemde, sözüne güvendikleri, emaneti koruduğunu bildikleri için, ona “Muhammedü’l-Emin” demişlerdi. Genç yaşta Hz. Muhammed’e, Kâbe’nin onarımı sırasında çıkan bir anlaşmazlıkta 
“Kâbe hakemliği” gibi önemli bir sorumluluğun verilmiş olması ona ve adaletine duyulan güveni göstermektedir. Peygamberliğinden sonra da o, sözleri ve uygulamalarıyla adaletin en büyük timsali olmuştur.
 Peygamberimiz, bir gün Hz. Ali’ye, adalet konusundaki hassasiyetinden dolayı şöyle tavsiyede bulunmuştur: “İki kişi aralarında hüküm vermen için seni hakem tayin ederlerse birini dinler dinlemez hüküm 
verme; ikincisini de dinledikten sonra nasıl hüküm vereceğini daha iyi anlarsın.”
21
  Hz. Ali de Efendimizin 
bu uyarısını hiç aklından çıkarmadığını ve hep buna göre hüküm verdiğini ifade etmiştir.
 Peygamberimiz, hüküm verirken, ve cezaları uygularken, hiç kimseye aldırmadan doğru ve adil olan 
neyse onun yapılmasını isterdi.
22
  Mekke’nin fethi sırasında onun, bu konuda örnek olabilecek şöyle bir 
uygulaması söz konusudur:
 Mekke fethi seferinde Mahzum kabilesinden bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kadına hırsızlık cezasının uygulanma ihtimali Kureyş mensuplarının zoruna gitmiş ve çare aramaya koyulmuşlardı. Hz. Muhammed’in 
(s.a.) çok sevdiğini bildikleri Üsame b. Zeyd’i aracı kıldılar. Üsame, Resülullah’tan, cezayı uygulamamasını isteyince, Allah Resulünün yüz hatları gerilmiş ve Üsame’ye “Allah’ın koyduğu bir cezayı uygulamayayım diye aracılık mı ediyorsun?” diyerek serzenişte bulunmuştu. Efendimiz, konunun önemine binaen, 
insanları toplayarak onlara şunları söyledi: “Sizden öncekilerin helâk olup gitmelerine sebep ancak şudur 
ki, içlerinden asalet sahibi birisi hırsızlık ederse ona dokunmaz, serbest bırakırlardı. Zayıf birisi hırsızlık 
20 Buhari, Edep, 36
21  Tirmizi, Ahkam, 5     
22  İbn Mâce, Hudûd, 3
 “Yönetimi ve yetkisi altındakiler hakkında adil davrananlar, Allah 
katında nurdan minberler üzerinde olacaklardır.” (Müslim, İmare, 18)
 Yukarıdaki hadis “hukuk önünde eşitlik ve adalet” prensibi açısından 
size neler düşündürmektedir?61
ederse onu cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki eğer Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık etseydi, onu 
da aynı şekilde cezalandırırdım.”  
 Sonuç olarak Hz. Peygamber, insanların hukuk önünde eşit oldukları” prensibini getirmiş, bunu canlı
bir şekilde ortaya koymuştur. O, insanlarına soyuna, zenginliğine veya gücüne göre değil, eşitlik ilkesine 
göre davranmıştır. “Mü’minlerin kanları eşittir”
23
  buyurarak, Hak ve adaleti gerçekleştirme konusunda, 
toplumun hiçbir ferdini diğerinden daha üstün tutmamıştır.
4. Eşitlik Anlayışını Korumanın Önemi
  “Resulullah (s.a.), Mekke’nin fethi 
günü insanlara bir hutbe vererek şöyle 
buyurdu: “Ey İnsanlar! Allah cahiliyye 
gururunu ve atalarla övünmeyi sizden 
kaldırmıştır. İnsanlar iki gruptur; Allah 
katında değerli, doğru, Müslüman kişi ve 
Allah tarafından hor görülen isyankâr ve 
inanmayan kişi. Bütün insanlar Âdemo-
ğullarındandır. Allah da Âdem’i topraktan 
yaratmıştır. Ve Allah şöyle buyurmaktadır: (Hucurat suresinin 13. ayetini okudu): 
“Ey insanlar! Bakın biz sizi, bir erkek 
ve bir kadından yarattık. Sizi, birbirinizi 
tanıyasınız diye, milletlere ve kabilelere 
ayırdık. Şüphesiz Allah katında şerefl i ve 
itibarlı olanınız, yaşantısını, yolunu, yordamını Allah’ın kitabıyla bulmaya çalışanlarınızdır. Çünkü Allah, 
her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.”
24
23  Nesai, Kasame, 13-14
24  Tirmizi,Tefsîru’l-Kur’ân, 49
  Kıyamet gününde insanların Allah’a en sevgili ve en yakın olanı, 
adaletli devlet başkanıdır.” (Tirmizi, Ahkam, 4)
 Yukarıdaki hadis, “adalet ve eşitliğin önemi” hakkında size neler 
düşündürmektedir? Tartışınız.
Hucurât suresinin 13. ayeti size neler düşündürmektedir?62
 Peygamber Efendimiz, insanın atalarıyla övünmesinin, diğer insanlara hor bakmasının yanlışlığından 
bahsederek; bütün bunların, İslam öncesi cahiliyye dönemine ait anlamsız bir gururdan kaynaklanan 
olumsuz düşünceler olduğunu belirtmektedir. Peygamberimizin insana bakışını ve onlara hangi ölçüye 
göre değer verdiğini göstermesi bakımından şu rivayet oldukça önemlidir:
 “Resulullah misafi r kabul ettiğinde, onlara ayırdığı zaman, misafi rlerinin soy sop durumlarına göre 
değil, dindeki üstünlüklerine göre olurdu… Onun nezdinde bütün insanlar, hiç birisi arasında hak ayırımı
yapılmayan aynı seviyedeki evlâtlar gibiydi... Hz. Peygamber’in huzurunda ses yükseltilmez, hiç kimsenin 
mahremiyeti konuşulmaz, orada meydana gelen küçük yanlışlar dışarı sızdırılmazdı. Onun meclisinde 
herkes eşit vaziyette idi. Ancak bir diğerine karşı takva ile üstünlük kazanılabilirdi. Orada, yaşça büyük 
olanlara saygı gösterilir, küçüklere de merhamet edilirdi…”  
25
 Hz. Peygamberin yanında herkesin eşit haklara sahip 
olması, onun insanlara verdiği değeri göstermektedir. Peygamberimiz, insanlar arasında eşitliğin korunması için bütün 
müminleri alçakgönüllü olmaya davet etmektedir. Çünkü 
insan ancak bu yolla kibir, gurur ve kıskançlık gibi, kendisini üstünlük taslamaya sevk eden kötü duygulardan 
arınabilir. Efendimiz bu konuyla ilgili şöyle söylemektedir:
 “Allah Teala ‘Birbirinize karşı alçak gönüllülük ediniz 
ki hiç kimse hiç kimseye üstünlük taslamasın.’ diye bana 
vahyetti.”
26
İnsanlar arasında eşitlik düşüncesinin yerleşip gelişmesi ancak 
diğerkâmlık duygusu ile mümkündür. Efendimiz, yalnız kendisini 
değil yanı başındaki komşusunu da düşünmeyi emreden sözleriyle, müminleri bir tarağın dişleri gibi eşit 
olmaya davet etmektedir. Günümüzde çok yaygın olarak kullanılan empati kavramını da içine alan bu 
yaklaşım, müminler arasında kardeşlik hukuku meydana getirmekte ve herkesin eşitlendiği bir sosyal 
hayat ortamı oluşturmayı amaçlamaktadır. Peygamberimiz bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
25  Tirmizi, Şemail, 151
26  İbn Mâce, Zühd, 16
  “Resulullah (s.a.)’in ashabına ondan daha sevimli bir kimse yoktu. Fakat buna rağmen gördükleri zaman onun, kendisi için ayağa 
kalkılmasından hoşlanmadığını bildikleri için ayağa kalkmazlardı.” 
(Tirmizi, Edeb, 13)
 Yukarıdaki hadiste verilmek istenen mesaj nedir? Arkadaşlarınızla 
konuşunuz. 63
 “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, hiçbir kul kendisi için dilediğini komşusu için yahut 
din kardeşi için de dilemedikçe tam anlamıyla iman etmiş olmaz”
27
 “Hiçbiriniz, kendiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için arzu etmedikçe, kemaliyle iman etmiş olmazsı-
nız.”
28
 Peygamberimizin ortaya koyduğu kardeşlik hukuku, müminlerin birbirlerine saygılı olmalarını, kimseyi 
hor görmeden birlikte yaşama kültürü meydana getirmelerini sağlamıştır. Her ırktan, her milletten, her 
soydan ve her sosyal statüden müminler, geçmişten günümüze bir arada eşit şartlarda yaşamanın en 
güzel örneklerini ortaya koymuşlardır. 
27  Müslim, İman, 72
28  Buhari, İman, 7
 “Çekememezlik etmeyin, haksız rekabette bulunmayın, birbirinize 
darılmayın, sırt çevirmeyin, birbirinizin akitlerini bozmayın ve Allah'ın 
kulu kardeşler olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona haksızlık 
etmez, yüzüstü bırakmaz, onu küçümsemez. ...”
       (Müslim, Birr, 32.)
 Yukarıdaki hadis size, “müminlerin kardeşliği ve sosyal hayatta eşit 
olmaları” konusunda neler düşündürmektedir? Tartışınız.64
ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM
1- İnsanların yaratılış bakımından eşit olduklarını ayet ve hadislerden örnekler vererek açıklayınız.
2- Kullukta eşit olmak ne demektir? Açıklayınız.
3- Hz. Muhammed’in (s.a.) tüm insanları hukuk karşısında eşit olarak değerlendirdiğini, onun sözleri ve 
uygulamalarından örnekler vererek açıklayınız.
Boşlukları doldurunuz.
4- “İnsanlar bir ........................................... dişleri gibi eşittir.
5- Hz. Muhammed’e (s.a.) peygamber olmadan önce doğru sözlü ve güvenilir olduğu için .........................
denilmiştir.
6- “Her doğan .....................................üzere doğar.” “Her kim yalnız Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa elinin 
değdiği her saç teli hatırına sayısız sevap kazanır. Kim yetim kalmış bir 
kız veya erkek çocuğu yanına alıp iyilik ve güzellikle bakarsa ben ve o 
cennette şu iki parmak gibi yan yanayız.” O bu sözleri söylerken işaret 
parmağıyla orta parmağını gösteriyordu. (İbn Hanbel, V, 250)
 Yukarıdaki hadis öksüz ve yetimlere sahip çıkılmanın önemi hakkında 
size nasıl bir fi kir vermektedir?
ÜNİTEMİZE HAZIRLANALIM
1. Öksüz ve yetimlerle ilgili bir ayet bularak mealini defterlerinize yazınız.
2. Ülkemizde kimsesiz çocuklarla ilgili ne gibi çalışmalar yapılmaktadır? Araştırınız.
3. Evlenip yuva kurmanın önemiyle ilgili hadisler bularak arkadaşlarınızla paylaşınız.
5. ÜNİTE: AAİİLES LESİİZLERE A ZLERE AİİLELE
6566
 “Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde hâlleri 
ne olur diye korkacak olanlar yetimlere haksızlık etmekten korkup titresinler; Allah'tan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.” (Nisa, suresi 9.)
 Yukarıdaki ayet kimsesizlerin korunup gözetilmesi, onların haklarının 
korunması hususunda size neler düşündürmektedir?
1. Öksüz ve Yetimlere Sahip Çıkmak
 Yetimlere sahip çıkmak, onlara en güzel şekilde 
bakmak, mü’minler için önemli bir sorumluluktur. Hz. 
Peygamber, “...Yetimlerin ihtiyacına koşan, Allah yolunda 
savaşa giden askerlerle, gündüzün oruç tutup, geceyi 
ibadetle geçiren gibidir.” (Buhari, Edebü'l-Müfred, 59.) 
buyurmuştur. Nitekim Peygamber Efendimizin mübarek 
eşi Hz. Aişe evinde kardeşinin yetimlerine bakmıştır.
1
  
Efendimizin evi yetimlerin ve kimsesizlerin bakıldığı, 
doyurulduğu, ihtiyaçlarının giderildiği bir yer olmuştur. O, 
yetimlere bakmanın bağışlanmaya ve cennete girmeye 
vesile olacağını belirterek; “Her kim Müslümanlar arasında bir yetimi tutar, götürür, yiyecek ve içeceğine onu ortak ederse Allah onu mutlaka cennete koyacaktır...” 
(Tirmizi, Birr ve Sıla, 14) buyurmuştur.
 Sevgili Peygamberimizin amcasının oğlu Cafer b. Ebî Talib Mûte Savaşı’nda şehit düşmüştü. Peygamberimiz, bunu duyar duymaz hemen onun evine koşmuş, gözyaşları içinde çocuklarını bağrına basıp 
koklamıştı. Ardından yasları sebebiyle Cafer’in ailesine yemek hazırlanmasını emretmişti. (İbn Hişam, III, 
436) Peygamberimiz daha sonra da bu aileyle yakından ilgilendi. Cafer’in oğlu Abdullah, Allah’ın elçisinin 
1 Muvatta, Zekat, 5
 Kendisi bir yetim olarak dünyaya gelen ve henüz altı
yaşındayken annesini de kaybederek bir de öksüz kalmış olan sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.), 
kimsesizlerin ve yetimlerin korunması, onların haklarına 
sahip çıkılması hususuna büyük bir önem vermiştir.kendileriyle yakından ilgilendiğini şöyle nakletmektedir: “İyi hatırlıyorum, ben ve Hz. Abbas'ın iki oğlu Kusem ile Ubeydullah çocukken bir gün sokakta oynuyorduk. Allah Resulü bir binekle yanımıza geldi. Beni 
göstererek: “ Şunu bana kaldırın!” dedi ve beni ön tarafına oturttu. Kusem'i de göstererek: “Şunu da kaldırın!" dedi. Onu da terkisine aldı. Efendimizin amcası olan Abbas Kusem'den çok Ubeydullah'ı severdi. 
Buna rağmen Resulullah Efendimiz amcasından çekinmedi ve terkisine Kusem'i bindirdi. Sonra üç defa 
başımı okşadı ve her okşayışında: “Allah’ım! Cafer'in evlatlarına sen sahip çık!” diye dua etti. (İbn Hanbel, 
I, 205)
 Peygamber Efendimiz yetimlere bakmanın ve onların ihtiyaçlarını gidermenin müminler için bir sadaka 
olacağını haber vermektedir: “Abdullah bin Mesud’un karısı Zeyneb şöyle demiştir: Ben, Resulullah’a; kocama ve yakınlarımdan korumam altında bulunan birkaç yetime verdiğim nafaka benim için sadaka yerine 
kifayet eder mi? diye sordum. Resulullah: Söylediğin nafakadan dolayı (yani bu nafakayı veren kadın için) 
iki ecir vardır: Sadaka ecri ve akrabalık ecri.” buyurdu. (İbn Mace, Zekât, 24)
 Dinimiz İslam, yetimlerin gözetilmesini istemiş, onların mallarının haksız bir biçimde ellerinden alınmasını şiddetle yasaklamıştır. Kur’an’da, “Ergenlik çağına erişinceye kadar yetimin malına onun iyiliği 
için olmadıkça dokunmayın” (En’âm suresi,152) buyrulmaktadır. Hz. Muhammed (s.a.) de bu konuda son 
derece hassas davranmış, birçok kez bu konu üzerinde durmuştur. O, bir hadisinde; “Helak edici olan 
yedi şeyden çekininiz!” buyurmuş da kendisine! “Ey Allah’ın Resulü onlar nedir?” diye sorulmuş, Hz. Peygamber de: Allah’a şirk koşmak, sihir yapmak, haklı bir sebep olmaksızın Allah’ın haram kıldığı bir cana 
kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum gününde kaçmak, iffetli kadınlara zina iftirasında 
bulunmak.” cevabını vermiştir” (Ebu Davud, Vesaya, 10). İnsanları helake sürükleyecek şeylerden biri 
olarak yetimlerin mallarını yemeyi zikreden Peygamberimiz, bu kötü davranıştan müminlerin şiddetle 
kaçınmalarını istemiştir.
 Hz. Muhammed’in yetimlerle ilgilenmesi ve onların haklarıyla ilgili düzenlemelerde bulunması peygamberliğinin ilk yıllarından itibaren başlar. İslam tarihinde ilk hicret Habeşistan’a yapılmıştı. Habeşistan’a giden muhacirlerin başkanı Cafer b. Ebi Talip, Habeşistan Kralı Necaşi’nin huzurunda İslam’ı ve 
Müslümanları, anlatmak için yaptığı konuşmada; Cahiliye döneminde kuvvetlilerin zayıfl arı ezdiğini, Hz. 
Peygamberin ise güçsüzlerin yanında yer alarak onların haklarına sahip çıktığını ve “yetim malını yemeyi” 
yasakladığını belirtmiştir.
2
 Anne-babasından kendisine miras kalmış olduğu hâlde, yaşları küçük olduğu için kendi mallarına 
sahip çıkamayacak durumda olan yetimlerin malları, bakımlarını üstlenmiş olan velilerine emanet edilmiştir. Bu kimseler eğer zengin iseler, yetimlerin mallarını yemekten men edilmişlerdir. Fakir kimselere ise 
yetimler olgunluk çağına gelinceye kadar, onlara bakıyor olmalarının bir karşılığı olarak, onların mallarından, aşırıya kaçmamak yoluyla harcamalarına izin verilmiştir. Bu konuda Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: 
“Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz 
2  İbn Hişam, I, 359
6768
hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler de geri alacaklar diye o malları israf ile ve tez elden 
yemeyin. Zengin olan veli iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da ihtiyaç ve emeğine uygun olarak yesin. 
Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah yeter” 
(Nisâ suresi, 6 ). Peygamberimiz de fakir olan kimselerin, meşru ölçüler içerisinde, bakımını üstlendikleri 
yetimlerin mallarından yiyebileceklerini beyan etmektedir: “Bir adam Peygamber (s.a.)’e gelerek: “Ben 
fakirim, benim hiçbir şeyim yok, ancak zengin bir yetimim var; onun malından yiyebilir miyim?” dedi. Hz. 
Peygamber de : “İsraf etmeyerek (buluğ çağına girmeden fırsatı ganimet bilerek harcayıp yararlanmak 
gibi bir gaye gütmeden, harcamada acele etmeyerek ve onun malının ticaretini sana ait bir sermaye edinmeyerek yetimin malından yiyebilirsin.” buyurdu. (Ebu Davud, Vesaya, 8). 
  “Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını ok-
şarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap vardır...” (İbn Hanbel, V, 250) buyuran Peygamber 
Efendimizin Ashabı, bu müjdeye ulaşmak, İslam dininin 
emirlerine uymak ve yetimleri gözetmek konusunda âdeta 
yarış ederlerdi. Hazret-i Ömer’in oğlu, sofrasında bir yetim 
bulunmadan yemek yemezdi. Yolculukta bile, bir yetim 
bulur, yemeğe öyle başlardı. Şu rivayet onun bu konudaki 
hassasiyetini göstermektedir: “Hasan’dan rivayet edildiğine 
göre: “ Bir yetim, İbn Ömer’in yemeğinde hazır bulunurdu. 
Bir gün İbn Ömer bir yemek isteyip getirtti de yetimini aradı; 
fakat onu bulamadı. Nihayet İbn Ömer, yemeğini bitirdikten 
sonra, yetim geldi. İbn Ömer, onun için bir yemek getirilmesini istedi, fakat evlerinde yemek yoktu. Bunun üzerine 
İbn Ömer, kavrulmuş un ve bal getirdi de yetime şöyle 
dedi: “Bunu al! Vallahi sen aldanmadın. Benim yediğimden 
daha iyisine sahip oldun.” Hasan şöyle demiştir: “ Vallahi, 
İbn Ömer de aldanmadı, çünkü büyük bir sevaba nail oldu. 
(Buhari, Edebü’l-Müfred, 60). 
 Dinimiz, aile içinde bakılıp büyütülen yetimlerin, her ne kadar hukuken hak sahibi olmasalar da mirastan onlara da pay verilmesini tavsiye etmiştir. Bu yaklaşım onların yetimliklerinden dolayıdır. Bu konuda 
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Miras taksiminde kendilerine pay düşmeyen akrabalar, yetimler 
ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara gönüllerini alacak güzel sözler 
söyleyin”. (Nisâ suresi, 8).69
  Kendisi de bir yetim 
olan ve onların hassasiyetini 
çok iyi bilen Peygamberimiz, 
“Kendisinin ya da başkasının 
yetimine bakıp, onun işlerini 
yürüten kimse, haksızlıktan 
sakındığı takdirde, cennette 
benimle şöyle yan yanadır.” 
(Muvatta, Şa’r, 1) buyurmuş-
tur. Böylece o yetim, yoksul 
ve kimsesizlere yardım 
etmenin Allah katında çok 
değerli bir davranış olduğuna dikkat çekmiştir.
2. Kimsesizlere Yardım
 Hz. Muhammed (s.a.), hayatının her aşamasında fakir ve kimsesizlerle yakından ilgilenmişti. Onun 
bu güzel tavrı başta sevgili eşi Hz. Hatice olmak üzere bütün Mekkeliler tarafından takdir edilmekteydi. 
Hira Mağarası’nda kendisine ilk vahiy geldiğinde, Efendimiz telaşa kapılmıştı. Hz. Hatice “Üzülme, sen 
fakiri doyurur ve akrabaya yardım edersin. Allah seni utandırmaz!” diyerek Peygamberimizi sakinleştir-
 “Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve 
esire yedirirler.” (İnsan suresi, 8)
 “Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan fakiri doyur, yetimin başını
okşa!” (İbn Hanbel, II, 263, 387)
 Sizce müminler, yetimler konusunda nasıl bir hassasiyete sahip 
olmalıdırlar? Yukarıdaki ayet ve hadis ışığında fi kirlerinizi söyleyiniz.
 “...Şu dünya malı gerçekten çekici ve tatlıdır. Buna bir Müslümanın 
sahip olması ne kadar güzeldir! Yeter ki, ondan fakire, yetime ve yolcuya 
versin.” (Müslim, Zekât, 122)
 “Zenginlerin davet edilip fakirlerin çağırılmadığı düğün yemeği ne 
fena bir yemektir.” (Müslim, Nikâh, 107)
 Yukarıdaki hadisler fakir, kimsesiz ve korunmaya muhtaç kimselere 
yardım konusunda size nasıl bir fi kir vermektedir? Düşüncelerinizi ifade 
ediniz.70
mişti.
3
  Efendimiz, peygamberlikle görevlendirildikten sonra da fakir ve kimsesizlerin en büyük yardımcısı
olmuştu. Onun konuyla ilgili pek çok hadisi, müminleri kimsesizlere yardım etmeye teşvik etmektedir. O 
bir hadiste şöyle buyurmaktadır: “Zayıf, kimsesiz ve fakirleriniz arasında beni arayın, beni ancak onların 
yanında bulursunuz, çünkü sizler o fakir ve zayıf insanlar yüzünden rızıklandırılıyor ve Allah tarafından 
yardım görüyorsunuz” (Tirmizi, Cihad, 24).
 Peygamberimiz, fakir ve kimsesizlerin Allah katında değerli olduklarını şöyle ifade etmektedir: “Ey 
insanlar! İyi dinleyin, düşünün ve şunu bilin ki izzet ve 
celâl sahibi Allah’ın, Peygamber ya da şehit olmayan 
bazı özel kulları vardır. Onların meclislerine ve Allah’a 
olan yakınlıklarına Peygamberler ve şehitler bile gıpta 
ederler.”  (İbn Hanbel, V, 344)
 “Kimsesiz kadınların ve fakirlerin yardımına koşan 
Müslüman, Allah için namaz kılan ve gündüz oruç 
tutan âbid gibidir.” (Buhari, Nafakat, 1) buyuran Efendimiz, fakirlere ve korunmaya muhtaç kimselere yardım 
etmenin önemini vurgulamaktadır. Peygamberimizin 
böyle kimselere yardım etmek için bazen aç kaldığını
belirten Ebu Hureyre ; “Efendimizin aç kalması, etrafını saran fakir kimselerin ve misafi rlerinin çokluğundan kaynaklanıyordu.” Zîrâ Resulullah beraberinde bir kısım ashabı ve mescitteki ihtiyaç sahipleri olmadan asla yemek yemezdi.” demektedir. (İbn Sa’d, I, 409). 
 Ebu Hureyre’nin sözünü ettiği fakir ve kimsesizlerin büyük çoğunluğunu, Mescid-i Nebevi’de bulunan 
ve kendilerine Ashab-ı Suffa adı verilen kimseler oluşturuyordu. Bu kimseler kendilerini ilim yoluna vakfetmiş, kimi kimsesi olmayanlardı.  
 Hz. Muhammed, toplum içinde yoksul, kimsesiz olanların itilip kakılmasını, zengin ve güçlü olanlara 
3 Buhari, Bedü’l-vahy, 3
Hz. Muhammed, toplum içinde yoksul, kimsesiz olanların itilip kakılmasını, zengin ve güçlü olanlara 
 Ebu Hureyre anlatıyor:
 “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, ben bazen açlıktan karnımı yere 
dayar, bazen de mideme taş bağlardım. Bir gün sahabilerin geçtikleri yol üzerine oturmuştum... 
Resulullah (s.a.) benim yanımdan geçti ve beni görünce gülümsedi. Kalbimden geçeni yüzümden anladı ve: 
 “ Ebu Hureyre!” dedi. 
 Ben: Buyurunuz, yâ Resulallah, dedim. 
 Resul-i Ekrem: “ Beni takip et” buyurdu ve yoluna devam etti. 
 Ben de peşinden yürüdüm. Hz. Peygamber evine girdi, ben de girmek için izin istedim, izin 
verdi, içeri girdim. Bir kap içinde süt buldu ve: “Bu süt nereden geldi?” diye sordu. 
 “Falan erkek veya falan kadın onu size hediye etti” dediler. 
 Bunun üzerine Resul-i Ekrem: “Ebu Hureyre!” diye seslendi. 
 Ben: “Buyurunuz, yâ Resulallah” dedim. 
OKUMA METNİ71
 “Suffe ehline git, onları bana çağır” buyurdu. 
 Kende kendime; “Suffe ehli İslam’ın misafi rleriydi. Onların ne sığınacak aileleri, ne malları, ne 
de bir kimseleri vardı. Peygambere bir sadaka geldiğinde onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey 
almazdı. Şayet bir hediye gelmişse ondan bir parça alır, kalanını onlara gönderir, böylece gelen 
hediyeyi onlarla paylaşmış olurdu. Hz. Peygamberin Suffe ehlini davet etmesi hoşuma gitmedi. Kendi 
kendime: “Bu süt, Suffe ehli arasında kime yetecek ki! O sütü içmek suretiyle kuvvetlenmeye ben 
daha çok hak sahibiyim. Oysa onlar geldiğinde Resulullah bana emreder, ben de onlara veririm; belki 
de o sütten bana kalmaz. Fakat Allah’ın ve Resulü’nün emrine itaat etmemek de olmaz.” dedim.
 Neticede gittim ve kendilerini davet ettim. Onlar bu daveti kabul ettiler ve girmek için izin istediler. 
İzin verildi, içeri girip oturdular. 
 Hz. Peygamber: “Ebu Hureyre!” diye seslendi. 
 Ben: “Buyurunuz, yâ Resulallah” dedim. 
 “Al, onlara ver!” buyurdu. 
 Ben de süt kabını aldım ve gelenlere onu sırayla vermeye başladım. Kabı alan kanıncaya kadar içiyor, sonra geri veriyor, ben bir başkasına veriyordum; o da kanıncaya kadar içiyor sonra geri 
veriyordu. En sonunda kabı Nebî’ye verdim. Topluluğun hepsi süte kanmışlardı. Resülullah kabı alıp 
elinde tuttu ve bana bakıp gülümsedi. Sonra: 
“Ebu Hureyre!” dedi. 
 “Buyurunuz, yâ Resulallah!” dedim. 
 “Bir ben kaldım, bir de sen” buyurdu.
 “Doğru söylediniz, yâ Resulallah” dedim. 
 “Otur da iç.” buyurdular. 
 Ben de oturdum ve içtim. Sonra yine: “İç, iç.” buyurdu. Yine oturdum ve içtim. 
 Resûl-i Ekrem durmadan: “İç, iç” buyuruyordu.
 Sonunda ben: “Hayır. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, artık içecek 
yerim kalmadı” dedim.
 “Bana ver” buyurdu. Kabı Resul-i Ekrem’e verdim, Allah Teâlâ’ya hamdetti, besmele çekti ve kalan 
sütü kendisi içti. (Buhari, Rikak, 17)
 Sahabeden Mikdad el-Esved, Hz. Peygamberin fakir ve kimsesizlere karşı ne kadar merhametli 
olduğu konusunda şöyle bir olay anlattı: “İki arkadaşımla birlikte gelmiştim. Yorgunluk ve açlıktan neredeyse kulaklarımız duymaz, gözlerimiz görmez hâle gelmişti. Durumumuzu Peygamber Efendimizin ashabına anlatmamıza rağmen 
hiç kimse bizi kabul etmedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimize 
geldik. Bize evini açtı. Evde üç keçi görmemiz bize sürpriz oldu. 
Peygamber Efendimiz, “Bu keçileri sağın.” dedi. Günler günleri kovalarken keçileri sağıyor ve her birimiz kendi nasibimize düşen sütü 
içiyorduk. Allah’ın Resulüne de kendi payını ayırıyorduk. Allah’ın 
Resulü eve geceleyin geliyor, bize selam verip, uyuyanı uyandırmadan, uyanığa ses etmeden usulca mescide geçiyor, namazını
kıldıktan sonra sütünü içiyordu.” (Tirmizi, İsti’zan ve Adab, 26)72
 Hz. Muhammed, toplum içinde yoksul, kimsesiz olanların itilip kakılmasını, zengin ve güçlü olanlara ayrıcalık 
tanınmasını asla tasvip etmemiştir. Müslümanları bu 
konuda dikkatli olmaya davet eden Peygamberimiz, toplumları fesada uğratacak, insanlar arasında bölünmeye 
ve parçalanmaya yol açacak bu türden yaklaşımları
kesinlikle yasaklamıştır. Fakir ve kimsesizlerin, kendilerini savunacak kimseleri olmadığı için adaletten mahrum 
edilmeleri ve zenginlerin de kayırılarak cezadan muaf 
tutulmaları, Hz. Muhammed tarafından hiçbir zaman 
uygun görülmemiştir.
 Efendimiz bazı hadis-i şerifl erinde fakirlerin manevî 
derecelerinden bahsetmiş, ahirette kurtuluşa erenlerin çoğunun öncelikle fakirlerden olacağını bildirmiştir. 
Zayıf, güçsüz ve kimsesiz olanları; bu dünyada karşı-
laştıkları zorlu imtihan karşısında, sabretmelerinin bir 
mükâfatı olarak, Allah’ın cennetle ödüllendireceğini 
müjdelemiştir. Efendimiz konuyla ilgili bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Size cennetlikleri bildireyim mi? 
Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf görüldükleri için kimsenin önemsemediği, fakat 
şöyle olacak diye yemin etseler, Allah’ın isteklerini geri çevirmeyeceği kimselerdir. Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Katı kalpli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir.” (Buhari, 
Eyman, 9) 
3. Mağdurlara Yardım
 Her toplumda çeşitli nedenlerden dolayı mağdur 
olmuş kimseler bulunabilir. Mağduriyet, insanlar 
tarafından haksızlık ve zulme uğratılmak suretiyle 
meydana gelmiş olabilir. İşini yahut sahip olduğu 
şeyleri kaybetmek suretiyle de olabilir. Yaşlılık, dul, 
yetim, öksüz kalmak gibi durumlar sebebiyle de 
bir mağduriyet durumu meydana gelebilir. Kişinin 
gerek doğuştan, gerekse sonradan başına gelen 
kazalar sebebiyle, bedensel ve zihinsel engelli 
olmasından kaynaklanan mağduriyetler olabilir. 
Hangi nedenle olursa olsun yardıma ihtiyacı olan 73
mağdurlara yardım etmek, Peygamberimizin önem verdiği hususlardandır. Onun bu konuda örnek alınması gereken pek çok uygulaması vardır. Hz. Muhammed (s.a.), henüz gençlik yıllarındayken, haksızlığa 
uğrayan insanların haklarını korumak amacıyla kurulan ve işlevi itibariyle bugünkü sivil toplum örgütlerinin 
bir benzeri olan “Hılfu’l-Fudul” teşkilatına üye olmuştur. Bu teşkilat, o günün şartlarında zulme ve haksızlığa uğramış insanlara hiçbir karşılık beklemeksizin yardım ediyordu. Hz. Muhammed, Yüce Allah tarafından peygamber olarak görevlendirildikten sonra da bu teşkilattan övgüyle söz etmiştir. 
 Hz. Peygamber, zorda kalıp yardım isteyenlerin yardımına koşmanın, Allah’ın rızasını kazanmak için 
gerekli olduğunu belirtmiştir. Şu hadis bu konunun önemini göstermektedir: “Şüphesiz Allah kıyamet 
gününde: “Ey Âdemoğlu! Ben hasta oldum da, sen beni dolaşmadın! diyecek. Âdemoğlu: Ya Rabbi! Ben 
seni nasıl dolaşabilirim. Sen âlemlerin Rabb’isin! cevabını verecek. Yüce Allah: 
Bilmez miydin ki, fi lan kulum hasta oldu. Sen onu dolaşmadın. Bilmez miydin 
ki, onu dolaşmış olsan, beni onun yanında bulurdun, buyuracak. Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim; beni doyurmadın! diyecek. Âdemoğlu: 
Rabb’im Seni nasıl doyurabilirim ki! Sen âlemlerin Rabb’isin! diyecek. Yüce Allah, “Bilmez misin ki, fi lan kulum senden yiyecek 
istedi, sen onu doyurmadın. Bilmez miydin ki, onu doyurmuş
olsan; bunu benim nezdimde bulacaktın!” buyuracak. Ey Âdemoğlu! Senden su istedim; bana su vermedin! diyecek. Âdemoğlu: Rabb’im! Ben sana nasıl su verebilirim! Sen âlemlerin 
Rabb’isin! cevabını verecek. Yüce Allah: Filan kulum senden 
su istedi; ona su vermedin! Onu sulamış olsaydın bunun kar-
şılığını benim nezdimde bulurdun! buyuracaktır.” (Müslim, Birr 
ve Sıla, 43).
 Hz. Peygamber zulme uğrayan insanlara yardım edilmesi ve zulmün 
ortadan kaldırılması için çaba sarfedilmesi gerektiğini emretmiştir. Bir hadis-i 
şerifi nde şöyle buyurmaktadır: “Kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa ona 
yardım et. Bunun üzerine biz Ey Allah’ın Resulü! Mazluma yardım etmeyi bildik 
ama zalime niçin ve nasıl yardım edeceğiz? Buyurdular ki: Ona zulümden el 
çektirirsin, ona yapacağın yardım işte budur” (Tirmizi, Fiten, 68). 
İnsanlara haksızlık ve eziyet eden kimsenin bu davranışına engel olmak, 
onu kötü bir işten uzaklaştıracağı için hem ona iyilik etmek hem de haksızlığa 
uğrayana iyilik etmek anlamına gelir.
 Siz hiç mağdur bir kimseye yardım ettiniz mi? Neler hissettiniz? Düşüncelerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.74
 Hz. Peygamber, dilenciliği hoş görmemiş ve çok zorda kalınmadıkça bu işe kalkışılmaması gerektiğini belirtmiştir. Bununla birlikte isteyen bir kimsenin boş çevrilmesini de hoş karşılamamıştır. Allah adına 
yardım isteyene yardım elinin uzatılması, herhangi bir tehlikeye maruz kalanın yardımına koşulması gerektiğini vurgulamıştır. Efendimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Allah adına size sığınana yardım edip 
sığındırın, Allah adını anarak isteyene verin, Allah rızası için düştüğü tehlikeli durumdan yardım isteyene 
yardım edin. Size iyilik yapanı mükâfatlandırın mükâfatlandıracak bir şey bulamaz iseniz razı ettiğinize 
inanıncaya kadar ona dua ediniz.” (Nesai, Zekât, 72).
 “Dul kadın, yoksul, yetim kimselerle ilgilenmek için gayret edip koşturan kişi gündüzü oruçla geceyi 
namazla geçiren kimse gibi sevap kazanır.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 44) buyuran Peygamberimiz, korunmaya 
muhtaç olan kimselere sahip çıkmayı dinî açıdan büyük bir sorumluluk görmüştür. Böylece o, Müslüman 
toplumunda eşsiz bir dayanışma ahlakının da temellerini atmıştır. 
 Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.), Medine’ye hicretten sonra, durumları iyi olan Ensar ile, sahip 
oldukları her şeyi bırakıp Allah rızası için hicret eden Muhacirleri kardeş ilan ederek, örnek bir uygulama 
gerçekleştirmiştir. Muhacir kardeşleriyle evlerini, kazançlarını, yemeklerini paylaşan Medineli müminler, 
Peygamberimizin önderliğinde, toplumsal dayanışma ve yardımlaşmanın en güzel örneğini sergilemiş
oldular. Ensarın bu konudaki duyarlılığı şu hadisten de anlaşılmaktadır: “Peygamber (s.a.)’e bir adam geldi, açlığından şikâyet ediyordu. Peygamber ikramda bulunmaları için hanımlarına haber gönderdi. Onlar 
dediler ki, bizde sudan başka ikram edilebilecek hiçbir şey yoktur. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bu 
adamı kim misafi r edecek?” buyurdu. Ensar’dan bir adam: Ben, dedi. Hemen onu evine götürüp hanımı-
na dedi ki, Peygamberin misafi rine ikram et. Hanım şöyle dedi: Çocuklar için olan azıktan başka yiyecek 
bir şeyimiz yoktur. Adam hanımına: Mevcut yemeğini hazırla, lambanı yak ve çocukların akşam yemeği 
istedikleri zaman onları uyut, dedi. Hanım yemeğini hazırladı, lambasını yaktı ve çocuklarını uyuttu. Sonra 
kadıncağız kalkıp lambasını düzeltir gibi yaparak onu söndürdü ve karı-koca her ikisi, misafi re, yiyorlarmış gibi kendilerini göstermeye başladılar. Böylece her ikisi geceyi aç geçirdiler. Sabah olunca, misafi ri 
ağırlayan adam, Hz. Peygamber’e gitti. Hz. Peygamber şöyle buyurdu : “Sizin, hanımınla senin davranışı-
nızdan Allah hoşnut oldu ve şu ayeti indirdi: “Kendilerinde ihtiyaç olsa bile, (kardeşlerini) nefi sleri üzerine 
tercih ederler. Kim de nefsinin hırsından korunursa, işte bunlar azaptan kurtulanlardır.” (Haşr suresi, 9) 
(Buhari, Edebü’l-Müfred, 258). Zor durumda kalmış misafi ri kendilerine ve hatta çocukları-
na tercih eden bu sahabi, hem Peygamberimizi memnun etmiş hem de 
Allah’ın hoşnutluğunu kazanmıştır.
 Efendimiz insanlara yardım elini uzatırken 
hiçbir şeyi küçük ve önemsiz görmemek 
gerektiğini belirtmektedir. Zira iyiliğin 
küçüğü–büyüğü olmaz. Kişinin niyeti, yapılan yardımın mahiyetinden daha önemlidir. Efendimiz bu konuda şöyle söyle-75
mektedir: “Kovandan din kardeşinin kovasına su boşaltman bir sadakadır. İyilikle emretmen ve kötülükten 
alıkoyman bir sadakadır. Kardeşinin yüzüne karşı güler yüzlü olman bir sadakadır. İnsanların yolundan 
taş, diken ve kemik gibi engel teşkil eden şeyleri kaldırıp gidermen senin için bir sadakadır (sevaptır). Bir 
de yolu belli olmayan bir yerde insanlara yol göstermen bir sadakadır.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 307). 
Görüldüğü üzere yapılan küçücük iyilikleri ve hatta tebessüm etmeyi bile sadaka olarak değerlendiren 
Peygamberimiz, iyilik adına karşımıza çıkan hiçbir fırsatı boşa harcamamak gerektiğini bizlere hatırlatmaktadır.
 Peygamberimiz bir toplumda zayıf, güçsüz ve yardıma muhtaç insanların olmasının, o toplum için bir 
imtihan vesilesi olduğunu hatırlatır, Allah’ın yardım ve rahmetinin o topluma böyle kimseler vasıtasıyla 
gönderildiğini belirtir. O, bu konuyla ilgili bir hadisinde şöyle buyurur: “Bana zayıf ve fakirlerinizi getirin de 
onlara yardım edip iyi muamele edeyim. Çünkü sizler zayıfl arınız vasıtası ile rızıklanır ve yardım görürsü-
nüz” (Nesai, Cihad, 43). Böylece o, Müslümanları muhtaç durumda olanlara yardım etmeye yönlendirir.
 “Bir mümin, aç bir mümini doyurursa Allah o kimseyi cennet meyveleriyle doyuracaktır, Yine bir mümin, susuz kalan bir mümine bir 
şeyler içirip susuzluğunu giderirse Allah kıyamet günü ona en güzel 
meşrubattan içirecektir. Yine bir mümin, elbiseye ihtiyacı olan bir mü-
mini giydirirse Allah da ona cennetin yemyeşil elbiselerinden giydirecektir.” (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyame, 18)
 Yukarıdaki hadisten ne gibi sonuçlar çıkarılabilir? Yazınız.
 • .....................................................................................................................................
 • .....................................................................................................................................
 • .....................................................................................................................................
 • .....................................................................................................................................
 • .....................................................................................................................................
 • .....................................................................................................................................76
 Peygamberimiz, çeşitli sebeplerle engelli duruma düşmüş insanları asla toplumdan soyutlamamıştır. 
Hatta onlarla yakından ilgilenmiştir. Onlardan birisi Abdullah b. Ümmi Mektum’dur. Bu sahabinin her iki 
gözü de görmüyordu. Abese suresinin ilk on ayeti bu sahabi hakkında nazil olmuştur ve bu ayetlerde şu 
ifadeler yer alır. “Peygamber, yüzünü ekşitti ve geri döndü. Âmânın kendisine gelmesinden ötürü. Belki o 
temizlenecek yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek. Kendini sana muhtaç görmeyene gelince, 
sen ona yöneliyorsun, Oysaki onun temizlenip arınmasından sen sorumlu değilsin. Fakat koşarak sana 
gelen ve Allah’tan korkarak gelenle, sen onunla ilgilenmiyorsun.
4
  Bu ayetlerin indirilmesinin sebebi olarak 
şöyle bir rivayet aktarılmaktadır: “Hz. Peygamber bir gün Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Utbe b. 
Rebia, Ebu Cehil, Ümeyye b. Halef gibi kimselerle konuşuyordu. Onların Müslüman olmaları-
nı istiyor ve bu konuda gayret gösteriyordu. O 
esnada âmâ bir sahabi olan Abdullah b. Ümmi 
Mektum gelerek Hz. Peygambere: “Yâ Resulallah! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da 
öğret.” dedi. Hatta onun başkalarıyla meşgul 
olduğunu fark etmediğinden bu sözünü birkaç 
defa tekrarladı. Konuşmasının kesilmesinden dolayı canı sıkılan, hoşnutsuzluğunu yüz 
ifadeleriyle açığa vuran Peygamber Efendimiz, 
onunla ilgilenmeyerek yanındakilere döndü ve 
konuşmasını sürdürdü. Kendilerini Mekke’nin 
ileri gelenleri olarak gören bu kibirli insanlar, 
aslında kendilerine özel muamele edilmesini 
istiyorlardı. Efendimiz konuşmasını bitirip kalkacağı sırada yukarıda yer alan ayetler nazil 
oldu. Bundan sonra Hz. Peygamber İbn Ümmi 
Mektum’a iltifat ve ikramda bulunup hâlini 
hatırını sormuş ve zaman zaman ona: “Ey kendisinden dolayı Rabb’imin beni uyardığı zat, 
merhaba!” diye hitap etmiştir.
5
 Hz. Muhammed (s.a.), Mekke’de ilk iman 
edenlerden biri olan bu görme engelli zatı, Medine’ye, halka Kur’an öğretmesi için göndermiştir. Medineli 
Bera bin Aiz diyor ki: “Bize ilk hicret eden kimseler Musab bin Umeyr ile İbn Ümmi Mektum’dur. Bunlar 
Medine’de halka Kur’an öğretiyorlardı.” (Buhari, Menakıbu’l-Ensar, 46). İslam tarihindeki ilk öğretmenlerden biri olma şerefi ni Peygamberimiz ona vermişti. Bunun dışında Abdullah b. Ümmi Mektum’a Efendimiz 
tarafından iki önemli görev daha verilmişti. Bunlardan ilki müezzinliktir. Peygamberimizin iki müezzini 
4 Abese Suresi 1-10. Ayetler
5  Sahih-i Buhari Tecrid- Sarih Tercemesi, 2: 580.77
vardı. Biri Mekkelilerin işkenceleri altında can vermek üzereyken Hz. Ebu Bekir tarafından satın alınarak 
azad edilen eski bir köle olan Hz. Bilal-i Habeşi, diğeri de Abdullah b. Ümmi Mektum’dur.
6
  Bu zat bir gün 
Peygamberimize gelerek, evinin mescide çok uzak olduğunu, gözleri görmediği için kendi başına gitmekte zorlandığını ve yardım edecek kimsesi de olmadığını söyleyerek, namazlarını evinde kılmak için izin 
istemişti. Efendimiz de ona: “Sen namaz için ezan okunduğunu işitiyor musun?” diye sordu. O evet, cevabını verdi. Peygamber: “O hâlde davete icabet et, cemaate gel.” diye buyurdu. (Müslim, Mesacid, 255). 
Burada Peygamberimiz, Abdullah b. Ümmi Mektum’a cemaatle namazın önemini hatırlatmakla birlikte, 
aslında onu toplum hayatından uzaklaştırmamış da oluyordu. Ümmi Mektum’a verilen diğer önemli bir 
görev ise imamlıktır. Peygamberimiz bu kişiyi, kendisi Medine dışında olduğu zamanlarda, Müslümanlara 
imam tayin ederek namaz kıldırmakla görevlendirmiştir. Bu şerefl i görevi ona tam on üç kez verdiği rivayet 
edilmektedir.
7
  
 Peygamberimiz, engelli kimseleri toplumsal hayatın içinde tutmuş ve onlara yapabilecekleri türden 
görevler vermiştir. Böyle kimseleri kendilerinin güç yetiremeyeceği şeylerden de muaf tutmuştur. Mesela 
engelli olanları savaşa katılmaktan muaf tutmuştur. Bununla birlikte, katılmak için özellikle ısrar edenlere 
de müsamaha göstermiştir. 
6 İbn Sa’d, IV, 207
7   İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, IV, 264
 Resulullah şöyle buyurdu: “Üzerinde bir din kardeşinin nefsine 
yahut malına tecavüzden doğmuş bir hak bulunan kimse, dinar ve 
dirhem bulunmayacak kıyamet gününden evvel, bugün dünyada 
mazlumdan o hakkı bağışlamasını istesin. Helâlleşilmediği takdirde 
zalimin salih ameli bulunursa, ondan zalimin zulmü miktarı alınır 
da mazluma verilir. Eğer zalimin sevapları bulunmazsa, mazlumun 
günahlarından alınıp zalim üzerine yükletilir.” (Buhari, Mezalim, 10)
 Yukarıdaki hadis, insanları mağdur etmenin sonuçları hakkında 
size neler düşündürmektedir? Arkadaşlarınızla tartışınız.78
4. Ailesizlerin Aile Kurmasına Yardım
 Dinimiz aile kurumuna büyük önem vermiştir. 
Toplumun temel taşı olan aile, bireylerin mutluluğu 
için sıcak bir yuva ortamı sunmasının yanında, gelecek nesillerin yetişmesinde bir ilk mektep vazifesi 
görmesiyle de çok önemli bir işleve sahiptir. Hz. 
Muhammed de evlenmenin tüm peygamberlerin 
sünneti olduğunu beyan ederek, müminleri evlenmeye ve aile kurmaya teşvik etmiştir.
8
 Hz. Peygamber bekârların evlendirilmesinin 
önemini sıklıkla dile getirirdi. Bekârlar içinde maddi 
imkânlar açısından evlenmeye gücü yetmeyenleri 
bizzat kendisi evlendirir ve müminlere de böyle 
yapmalarını tavsiye ederdi. Şu rivayet onun bu 
konudaki tavrını net bir şekilde ortaya koymaktadır: 
“Muğire’den rivayet edilmiştir, o demiştir ki: Ömer b. Abdülaziz, halife seçildiği zaman, Hz. Peygamberin 
mülkü olan toprakları ellerinde bulunduran, Mervan oğullarını toplayıp onlara (şöyle) dedi: “Şüphe yok ki 
Fedek arazisi Resulullah’ındı. Onun bir kısmını kendi ailesine infak ederdi. Bir kısmını da Haşimoğullarının küçüklerine ihsan ederdi. Bir kısmıyla da bekârları evlendirirdi” (Ebu Davud, Fey ve İmare, 18, 19). 
Peygamberimizin araziden elde ettiği gelirin bir bölümünü bekâr olanları evlendirmek için kullanması onun 
aile kurumuna ne kadar önem verdiğini göstermektedir.
 Sevgili Peygamberimiz şartları uygun olan kimselerin evlenmesini istemiştir. Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz senden önce de Peygamberler gönderdik, onlara eşler ve çocuklar verdik.” (Ra’d suresi, 38) buyrulmuştur. Efendimiz, Allah’ın bir emri olan evlenmeyi, kişinin imanının olgunluğa ermesinin vasıtalarından 
biri saymıştır. “Kim Allah için verir ve Allah için engel çıkarırsa, Allah için sever ve Allah için buğz ederse 
8 Tirmizi, Nikâh, 1.
 Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’ye hitaben söylediği şu söz, evliliğin, aile 
kurmanın önemini gözler önüne sermektedir: “Ey Ali! Üç şey var ki onları
geciktirme: Vakti geldiğinde namazı, hazır olduğunda cenazeyi, bekâr biri 
kendisine denk bir eş bulduğunda evlenmeyi.” (İbn Hanbel, I, 105). 79
 Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Dinini ve ahlakını beğendi-
ğiniz bir kimse size dünür olarak gelirse kızınızı (görüşünü de alarak) 
ona nikâhlayın. Böyle yapmazsanız, yeryüzünde fi tne ve bozgunculuk 
olacaktır.” Ey Allah’ın Resulü! dediler: “Eğer o kimsede mal ve denklik 
olarak bir eksiklik olursa ne olacak? Buyurdular ki: (Üç kere) “Dinini ve 
ahlakını beğendiğiniz size gelirse kızınızı onunla mutlaka nikâhlayın.” 
(Tirmizi, Nikâh, 3)
 Yukarıdaki hadiste verilmek istenen mesaj nedir? Arkadaşlarınızla 
yorumlayınız.
 Peygamberimiz evlilik yaparken dikkat edilen birtakım ölçüler olduğundan bahsederek şöyle buyurmaktadır: “Bir kadınla üç özelliğinden dolayı evlenilir; dini, malı, ve güzelliği. Sen dindar olanı seç ki devamlı bereketler içerisinde olasın.” (Tirmizi, Nikâh, 4). Hadiste zikredilen özellikler içinde Hz. Peygamberin 
dindarlığı öne çıkarması, dinî, ahlaki değerlere bağlılığın önemini ortaya koymaktadır.
ve Allah için nikâhlanıp evlenirse o kimsenin imanı olgunluğa ermiştir.” (Nesâi, Nikâh 4) diye buyuran Peygamber Efendimiz, insanın evlilik sayesinde günahlardan korunacağını ve imanının olgunluğa erişeceğini 
belirtmiştir.80
ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM
 1. Hz. Muhammed’in (s.a.) öksüz ve yetimlere sahip çıkmakla ilgili sözlerinden örnekler veriniz.
 2. Hz. Muhammed’in (s.a.) toplumsal yardımlaşma ve dayanışmaya verdiği önemi, onun sözlerinden örnekler vererek anlatınız.
 3. Ashab-ı suffa hakkında bilgi veriniz.
 4. Hz. Muhammed’in (s.a.) mağdurlara yardım konusuna verdiği önemi anlatınız.
 5. Hz. Muhammed’in (s.a.) evlenmeye gücü yetmeyenleri evlendirmek konusundaki teşvik ve 
uygulamaları nelerdir? Bilgi veriniz.6. ÜNİTE: İSTİŞARE
 Peygamber Efendimiz; “Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı altıdır.” buyurmuş. 
Kendisine, Nedir onlar ya Resulallah? denilmiş: “Ona rastladığın zaman selam ver, seni 
çağırırsa davetine icabet et, senden nasihat isterse ona nasihat et, aksırır da Allah'a 
hamdederse ona teşmit et (Yerhamükellah de!), hastalanırsa onu ziyaret et, öldüğü vakit 
de arkasından git.” buyurdu.
                                                                                 (Müslim, Selam, 5)
 Yukarıdaki hadiste bir Müslümanın diğer Müslüman üzerindeki haklarından birinin de 
ona “nasihat etmek” olduğu belirtilmektedir. Sizce birine nasihat etmek niçin önemlidir?
ÜNİTEMİZE HAZIRLANALIM
1. İstişare kavramının anlamıyla ilgili bir araştırma yapınız.
2. İstişare ile ilgili bir ayet bularak defterinize yazınız.
8182
İstişare, bir işe başlamadan önce, bilgisine, tecrübesine ve ahlakına güvenilen kimselerle fi kir alışverişinde 
bulunmak, onlara danışmak demektir. Kutsal kitabımız, 
istişare konusuna önem vermiş ve Peygamberimize, 
yapacağı işlerde istişare etmesini emretmiştir. Konu 
ile ilgili olarak Âli İmrân suresinin 159. ayetinde şöyle 
buyurmuştur:  “…Yapacağın işlerde onlarla, müminlerle 
istişare et. Bir işe azmettiğin zaman da artık Allah’a tevekkül et. Muhakkak ki Allah, kendine tevekkül edenleri 
sever.”
 Hz. Muhammed (s.a.), Allah’tan vahiy alan bir peygamber olduğu hâlde, müminlerle istişare etmekle 
emrolunmuştur. İstişare, yapılacak işin karar aşamasına konuyla ilgili olan insanları dahil ederek bir sinerji 
oluşturulmasına vesile olmaktadır. Peygamberimiz istişare ederek, müminleri ilgilendiren pek çok meseleyi onların katkılarıyla çözüme kavuşturmuştur. Bununla birlikte, müminlerin kendi aralarında sorunlarını
çözmede nasıl davranmaları gerektiği konusunda güzel bir örnek olmuştur. 
 Demek ki istişare, Müslümanlarda olması gereken önemli vasıfl ardan biridir. Nitekim Şûrâ suresinin 
38. ayetinde mümin olan, iyi (salih) kimselerin özellikleri anlatılırken “…Onların işleri, kendi aralarında 
istişare iledir…” denilmektedir. Peygamberimizin hayatında, istişarenin önemli bir yer tuttuğunu ve onun 
pek çok işinde istişare ettiğini görmekteyiz. Ebu Hureyre, Peygamberimizin istişare etmesi ile ilgili şöyle 
demektedir: “Resulullah’tan daha fazla dostlarıyla istişare eden bir kims görmedim.” 
1
1. İstişarenin Önemi
 Peygamberimizin önem verdiği konulardan biri 
de istişaredir. “Biriniz din kardeşine danıştığı zaman, 
danışılan adam ona yararlı gördüğü görüşünü belirtsin.”
2
  buyuran Efendimiz, insanların bir araya gelerek 
görüş ve düşüncelerini ortaya koymalarını, bu yolla bir 
sinerji ve ortak akıl oluşturmalarını amaçlamıştır. Zira 
insanların istişare ve ortak akıl ile iş yapmaları, hem 
yapılan işin o toplulukta geniş bir kesim tarafından 
benimsenmesini kolaylaştırır hem de yanılma payını
en aza indirir.
1  Tirmizî, Cihad, 35
2 İbn Mace, Edeb, 37
 “Kendisiyle istişare edilen kimse, güvenilir olmalıdır.” (Ebu Davud, 
Edeb, 113, 114)
 Yukarıdaki hadis size istişare konusunda neler düşündürmektedir? 83
 Peygamberimiz, müminleri ilgilendiren pek çok konuda ashabıyla istişare etmiştir. Örneğin, Bedir 
Savaşı’nda, kendilerine en yakın kuyunun başında durmuş ve orayı karargâh yapmak istemişti. Bu sırada 
ashaptan Hubab, Peygamberimize, “Ya Resulallah! Burayı, Allah’ın seni yerleştirmiş olduğu ve bizim ileri 
geri gitmeye yetkimiz olmayan bir yer olarak mı seçtin? Yoksa bu, bir görüş, bir savaş taktiği midir?” diye 
sordu. Peygamber Efendimiz, “Hayır, bu bir görüş ve bir savaş taktiğidir” dedi. O zaman sahabi; “O hâlde 
Ya Resulallah! Burası uygun bir yer değil, orduyu kaldır. Düşmana en yakın kuyuya gidelim. Orada bir havuz yapıp içine su dolduralım. Geride kalan kuyuları kapatalım, düşman istifade edemesin.” dedi. Bunun 
üzerine Hz. Peygamber, “Sen güzel bir fi kre işaret ettin.” buyurdu ve sahabinin dediği şekilde hareket etti. 
 Peygamberimiz, Bedir Savaşı’nda ele geçirilen esirler konusunda da ne yapılması gerektiğini, savaşa 
katılan ashabıyla istişare etmişti. Putperestlerin kendilerine yaptıklarını affedemeyen bazı kızgın kimseler, 
onların hepsinin şiddetle cezalandırılmasını önerdi. Peygamberimiz bu görüşü beğenmedi. Affedici olanlar: “Ey Allah’ın elçisi! Bunlar bizim ne de olsa akrabalarımız, serbest bırakalım.” dediler. Peygamberimiz 
bunu da uygun görmedi. Öyle ya, yaptıklarının bir bedeli olmalıydı. Diğer fi kirler de dinlendi ve sonunda 
Peygamberimiz şöyle karar verdi: Müşriklerden okuma yazma bilenlerin her biri on kişiye okuma yazma 
öğretirse serbest bırakılacaktı. Okuma yazma bilmeyen müşrikler ise fi dye (tazminat) vereceklerdi. Bu 
isabetli karar sayesinde pek çok Müslüman okuma yazma öğrenmiştir.
İstişare konusunda örnek olabilecek başka bir durum da Hendek Savaşı’nda yaşanmıştı. Hendek 
Savaşı’nda, Medine’yi savunmak için şehrin etrafına hendek kazılması fi krini, yapılan istişare sırasında 
Selman-ı Farisi’nin verdiği ve bu fi krin uygulamaya konulduğu bilinen bir gerçektir.
 Efendimiz, bazen kendi görüşüne uygun düşmese de istişare sonucu alınan kararları uygulamaya 
koymuştur. Uhud Savaşı’nda kendisi Medine’de kalarak savunma savaşı yapmak taraftarı olduğu hâlde, 
ashabının meydan savaşı yapma konusunda ısrarcı olduklarını görünce, onların düşüncesine uygun davranarak, ordusuyla birlikte Uhud Dağı’nın eteklerine doğru hareket etmiştir.
 Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.), istişarenin önemiyle ilgili olarak “Allah’a yemin ederim ki istişare eden kimseler muhakkak önlerindeki tercihlerin en iyisine yönlendirilirler.”
3
  buyurmuştur. Bir kimse, tek 
başına düşündüğünde aklına getiremediği ihtimalleri, istişare yoluyla görme imkânına kavuşabilir. Bu sayede en iyi seçenek hangisiyse o yönde karar verebilmesi mümkün olur. Hz. Mevlâna şöyle demektedir: 
“Her şeyi anlayan, idrak eden akıl bile dostların ayrılığı ile yayı kırılmış okçu gibi şaşırır kalır.” O hâlde kişi, 
ne kadar akıllı olursa olsun, her şeyi bilmesi ve anlaması imkânsız olduğu için karşılaştığı meselelerde, 
işin erbabı olan birisine danışmadan karar vermemelidir.
İnsan için pek çok doğru olabilir. İstişare sadece doğ-
ruyu bulmak için yapılmaz. Günün şartlarına göre, doğrular içinden en uygun olanı bulup ortaya çıkarmak için de 
insanların ortak akıllarına ihtiyaç vardır. Bununla birlikte 
işin ehli olan kimselerin, bilgi, birikim ve tecrübelerine 
başvurulması, en güzel ve en doğru olan şeye ulaşmak 
konusunda büyük yararlar sağlar.
3 Buhârî, Edebü’l-Müfred, 25884
İstişare ederken göz önünde bulundurulması gereken en önemli noktalardan biri, kime veya kimlere 
danışılacağı konusudur. Bu husus, yapılacak olan işin hayırlı bir şekilde neticelenmesine önemli derecede 
etki eder. Nitekim Peygamberimiz; “İstişare edilen kimse güvenilen kimse olmalıdır.”
4
 buyurmaktadır. Efendimizin bu uyarısını dikkate alarak,  danışılacak kişinin, akıl ve tecrübe sahibi olmasına önem verilmelidir. 
Ayrıca bu kişinin dinî konularda bilgi sahibi olması, erdemli, samimi, sağlam fi kirli ve keskin görüşlü olması da bu konuda dikkate alınmalıdır.
İstişare edilecek kişinin insan psikolojisinden anlamasına, doğruluk ve güvenilirlik gibi değerlere sahip 
olmasına da dikkat edilmelidir. Öte yandan, kapsamlı düşünemeyen, ahlaki zafi yetleri olan, gururlu ve 
kibirli kimselere görüş danışmanın, kişiye hiçbir yarar sağlamayacağı da iyi bilinmelidir.
 Görüşlerinde ve düşüncelerinde isabet eden kimseler bile bir iş yapmaya niyet ettiklerinde, başkalarıyla istişare ederler. Çünkü böyle kimseler, istişare ederek, kendi görüşlerini yoklama, zeka ve anlayışlarını
deneme fırsatı bulurlar. Bu şekilde hareket etmekle düşüncelerini zinde tutarlar.
 Herhangi bir konuda istişare etmek gerektiğinde, şu iki yöntemden biri kullanılabilir. Birincisi, birkaç 
kişiyle ayrı ayrı görüşülür, onların düşünceleri alınır; düşünceler hangi noktada daha çok birleşiyorsa, o 
uygulanır. İkincisi ise birkaç kişi toplanıp görüşleri sorulduğu zaman, her biri düşüncelerini söyler. Daha 
sonra herkesin görüşü tek tek incelenir ve en uygun görüşte karar kılınır.
 Kendilerini beğenen, başkalarının görüş ve düşüncelerine değer vermeyen insanlar, genellikle kimseye danışmazlar. İşlerini kendi düşünceleri doğrultusunda yapmaya çalışırlar. Bu şekilde davranmak çoğu 
zaman yanlışlıklara sebep olur. Yapılan işlerden fayda yerine zarar elde edilir. Peygamber Efendimiz; 
“Danışıp, istişare ettikten sonra, kimse zarara uğramaz.”
5
  buyurarak istişarenin başarıya ulaşmak ve 
hataları en aza indirmek için gerekli olduğunu hatırlatmaktadır. Atalarımız, “Akıl akıldan üstündür!” diyerek 
istişarenin önemine işaret etmişlerdir. İstişare kişiye, henüz işin başındayken, işin nasıl yapılacağına dair 
iyi bir yol haritası hazırlama imkânı sunar. İstişare, hem Kutsal Kitabımız’ın emri hem de Hz. Peygamberin 
sünnetidir. Mümin bir kimse yapacağı işlerden önce istişare etmeyi ihmal etmemelidir. 
4  Tirmizi, Edeb, 57
5  Müsned-i Şihab, 669
     “Danışıp istişare etmekten daha sağlam bir destek olamaz.” (Müsned-i Şihab, 620)
     “Danışan/istişare eden bir kul, kesinlikle kaybetmez/yoldan ayrılıp perişan 
olmaz. Görüş sormaya tenezzül etmeyen de mutlu olamaz. Bu konuda Yüce Allah 
şöyle buyurdu; “işinde onlarla istişare et” yine Yüce Allah şöyle buyurdu: “Onların 
kendi aralarındaki uygulamaları istişare iledir.” (Müsned-i Şihab, 720)
 “Danışan dağları aşmış, danışmayan düz ovada yolunu şaşmış.”  (Atasözü)
 Yukarıdaki hadisleri ve atasözünü dikkate alarak istişarenin önemi hakkında neler söyleyebilirsiniz? Maddeler hâlinde yazınız.
•  ..............................................................................................................................................
•  ..............................................................................................................................................
•  ..............................................................................................................................................
•  ..............................................................................................................................................
•  ..............................................................................................................................................
•  ..............................................................................................................................................85
2. İstişarenin Yararları
 Müslüman toplumlar, insanın tecrübesi, bilgi ve birikimine büyük önem vermişlerdir. Kültürümüzde “bir 
bilene sormak” veya “ehline sormak” gibi ifadeler sıkça kullanılır. Bu sözlerle anlatılmak istenen, yapaca-
ğımız işleri bir bilenin rehberliğinde yürütmek, istişare ile ortak akıldan faydalanmaktır.
İnsanın her şeyi bilmesi mümkün değildir. Ne kadar bilgili olursa olsun, bir insanın, her konuda her şeyi  
bilmesi imkân dışıdır. Akla uygun olan tavır, işleri ehline teslim etmek ya da ehli olan kimselerin düşüncelerinden faydalanmaktır. Ayrıca kişinin kendi yetersizliğinin farkında olması ve iş hakkında kendisinden 
daha liyakatli kimselerin önerilerine kulak vermesi büyük bir ahlaki olgunluktur.  
 Bilmediği hâlde biliyor iddiasında olmak, herkese akıl verip kimseden fi kir sormamak doğru bir davranış değildir. Günümüzde bu yaygın bir olumsuzluktur. Zaman zaman insanlar işlerinde bir sorun olduğunu 
fark etseler bile, kendi liyakatsizliklerini, bilgilerini, düşüncelerini tartışmak istememektedirler. Bu yaklaşım 
sorunu çözmek için asıl teşhisi koymayı zorlaştırmakta ve işleri içinden çıkılmaz bir hâle sokmaktadır. 
İnsan kendisinin kusurlarını her zaman görememekte, buna rağmen gösterene de öfkelenmektedir. Onun 
için hataları tamir etmek güçleşmektedir.
 Kur’an’ın ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’in öğütlediği gibi, kişisel egoları-
mızdan sıyrılarak başkalarının görüşlerine de kulak vermek gerekir. Peygamber Efendimiz, istişarenin yararıyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Bir 
millet istişare ettiği müddetçe zillete düşmez.”
6
  İşlerini istişare ile gören bir 
topluluğun, yanlış üzerinde görüş birliğine varmaları pek de olası bir şey 
değildir. İstişarenin oluşturduğu ortak akıl ve sinerji, yapılması muhtemel 
kimi yanlışların, daha baştan ortadan kaldırılması imkânını sunar. Hata 
yapma payını istişare yoluyla en aza indirmiş olan toplumlar, hedefe 
daha çabuk ulaşırlar. Bir hadiste, müminlerin yanlış işler üzerinde 
ittifak edip birleşmelerinin mümkün olamayacağı şöyle belirtilir: “Muhakkak ki Allah, benim ümmetimi dalalet (sapıklık) üzere bir araya 
getirmez. Allah’ın eli cemaatin (topluluğun) üzerindedir.”
7
6  Buhari, İkrah, 3
7  Tirmizi, 2255
 “Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Aza şükretmeyen çoğa 
şükretmez. İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a şükretmez. Allah'ın 
nimetini hatırlayıp konuşmak şükürdür. Nimeti anmamak nankörlüktür. 
Birlik hâlinde hareket etmek rahmettir. Ayrı hareket etmek ve bölünmek azaptır.”
                                                                       (İbn Hanbel, IV, 277)
 Yukarıdaki hadis size neler düşündürmektedir?86
İstişare müminlerin uyumlu bir şekilde çalışmasını sağlamaya yardımcı olur. İnsanların gönüllerini 
birbirine bağlar ve aralarında muhabbet oluşmasını sağlar. Çünkü herkes kendisine ve fi kirlerine değer 
verilmesinden hoşlanır. İstişare kişiyi başarıya taşır. Zira ne kadar çok kişinin fi kri alınırsa bakış açısı o 
kadar zenginleşir. Bir anda fark edilmeyen, akla gelmeyen noktalar daha iyi anlaşılır. İstişare kişileri, ‘en 
iyisini kendilerinin bildiği’ zannından kurtarır. İstişare sayesinde kibir ve gurur duyguları yerini, alçakgönüllülüğe bırakır. İnsan daha sosyal ve daha paylaşımcı olur.
 Peygamberimiz, kendileriyle istişare edilecek kimselerin dürüst ve güvenilir olması gerektiğini vurgulamıştır. Güvenilmeyen kimselerle istişare etmenin 
kişiye yarar yerine zarar getireceği açıktır.
 Bir kimse kendi fi kri sorulmadan da mümin 
kardeşinin yararına olacak konularda görüşünü 
söylemelidir. Görüşüne itibar edilip edilmemesinden 
çekinmemeli ve samimi bir şekilde bilgi ve tecrü-
besini paylaşmalıdır. Bu konuda şu hadis bize yol 
göstermektedir: “Abdullah bin Ömer, suyu az olan bir 
yerde, bir çobanla bir miktar koyun gördü. Bir de bu 
yerden daha uzakta ancak suyu daha bol güzel bir 
yer gördü. Bundan dolayı çobana şöyle dedi: Yazık 
sana, ey çoban! Koyunları şu suyu bol tarafa çevir. Zira ben Resulullah’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Her 
çoban, sürüsünden sorumludur.” 
8
 Müslümanlar daima iyiyi ve doğru yolu birbirlerine göstermekle yükümlüdürler. Kendilerine danışılmadan da bu yapılmalıdır. Ancak kişi, bu konuda aşırıya kaçmaktan çekinmeli ve her konuda bilip bilmeden 
konuşma hatasına düşmemelidir.
8  Buhari, Edebü’l-Müfred, 150
 “Küçüğümüze acımayan ve büyüğümüzün hakkını tanımayan, 
bizden değildir.”
     (Buhari, Edebü'l-Müfred, 129)
 Yukarıdaki hadiste sözü edilen “büyüğün hakkını tanımak” ne 
demektir? Düşüncelerinizi paylaşınız.
 “Sizden biriniz iş başına geçer ve Allah onun hayrını isterse, Allah ona salih kimseyi yardımcı kılar ve kendisine unuttu-
ğu şeyi hatırlatır ve işlerinde yardımcı olur.”
                                                                    (Nesai, Biat, 33)
 Yukarıdaki hadisi arkadaşlarınızla yorumlayınız.87
3. Bireysel Konularda İstişare
 Hz. Muhammed (s.a.), gerek kendisini, gerekse ailesini ilgilendiren konularda,  istişare yapmaya özen 
göstermiştir. O, kendisini üzen sıkıntılı bir durum olduğunda ve önemli kararlar alacağı zamanlarda, daima çevresindeki güvendiği kimselerle istişare etmiştir. Ashabı da Peygamberimizi örnek alarak, kendileri ve aileleriyle ilgili önemli meselelerde özellikle Hz. Peygamberle istişare etmeden karar vermemeye 
dikkat etmişlerdir.
 Peygamberimize ilk vahiy geldiğinde, o, büyük bir korku ve endişeye kapılmıştı. Kendisine vahyedilen 
ilk ayetleri aldıktan sonra, telaş içinde ve titreyerek evine döndü. Eşi Hz. Hatice onu kapıda karşılamıştı. 
Hâlinden anladı ki, Efendimizi telaşa düşüren bir şeyler yaşanmıştı. Hiçbir şey sormadı. Efendimiz ona 
hitaben: 
 “Beni örtünüz, beni örtünüz!” dedi. 
 Onun üzerini örtüp yatırdılar. Nihayet o, bir süre sonra sakinleşti. Allah’ın Resülü kendisine gelince, 
başından geçenleri Hatice annemize anlattı:
 “Kendimden endişe ettim” dedi. 
 Hz. Hatice: “Öyle söyleme; Allah’a yemin ederim ki, Allah hiçbir zaman seni utandırmaz. Çünkü sen 
akrabana bakarsın. İşini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin. Yoksula kazanç kapısı sağlarsın. 
Misafi ri ağırlarsın. İyi işlerde karşılaşılan sıkıntıları aşmaları için insanlara yardım edersin.” diyerek onu 
teselli etti. 
 Hz. Hatice, Peygamberimizi yanına alarak, Mekke’nin en bilge kişilerinden olan, amcasının oğlu 
Varaka b. Nevfel’e götürdü.
9
  Peygamber Efendimiz, Varaka’ya da 
başından geçenleri anlattı. Bir kez de Varaka ile istişare eden 
Efendimiz, onun kendisine verilen görevin peygamberlik 
olduğunu müjdeleyen sözleriyle iyice rahatladı.
9 Buhari, Bed’ü’l-vahy, 1
  “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” (Yusuf suresi, 76)
  
 “Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.” (Nahl suresi, 43, Enbiya suresi, 7)
 Yukarıdaki ayetlerden yola çıkarak, istişarenin gerekliliği hakkında neler söyleyebilirsiniz?88
 Hz. Muhammed’in, henüz peygamberlik görevinin başında istişare etme yoluna başvurması, onun çevresinde güvendiği kimselerin görüş ve düşüncelerine önem verdiğini ve sık sık bunlardan yararlandığını
göstermektedir.
 …Peygamberimiz, Hudeybiye Barış Antlaşması’nın yazımı ve imzası tamamlandığında, ashabına:
 “Haydi artık kalkın, kurbanlarınızı kesip başlarınızı
tıraş edin yani ihramdan çıkın!” buyurdu. 
Ancak orada bulunanlardan hiç kimsenin eli bu işe varmıyordu. Çünkü Kâbe’yi haccetmek için ta buralara kadar 
gelmiş olmalarına karşın, bu görevi yapamadan Medine’ye geri dönmek zorunda kalmışlardı. Bir kişi bile yerinden kalkmadı. Hatta Efendimiz, bu emri üç kez tekrarladı. 
Ancak yine hiç kimse yerinden kımıldamadı. Peygamber 
Efendimiz, eşi Ümmü Seleme’nin yanına girdi ve ashabından gördüğü kayıtsızlığı ona söyledi. Ümmü Seleme: 
 “Ey Allah’ın Peygamberi! Sen bu emrin yerine getirilmesini istiyor musun? O hâlde şimdi dışarı çık. 
Sonra da kurbanlık develerini kesinceye ve berberini çağırıp o seni tıraş edinceye kadar ashabından hiç-
birisine bir kelime bile söyleme!” dedi. 
 Bunun üzerine Peygamberimiz, Ümmü Seleme’nin yanından çıktı ve hiç kimseyle konuşmadan, kurbanlık develerini kesti ve berberini çağırıp tıraş oldu. Sahabiler Peygamber’imizi bu hâlde görünce, onlar 
da hemen kalkarak kurbanlarını kestiler, birbirlerini tıraş etmeye başladılar.
10
 Burada, Hz. Muhammed’in Hz. Ümmü Seleme’nin görüşüne uyarak bir problemi çözdüğünü görmekteyiz. Esasen Peygamberimizin ashabı hiçbir zaman ona itaatsizlik etmek gibi bir düşünceye sahip olmamıştır. Kâbe’ye bu kadar yaklaşmışken vazgeçmek zorunda olmak, onları derinden etkilemişti. 
 Peygamberimizin eşi Hz. Aişe’ye münafıklar tarafından iftira atıldığında, kendisini bir hayli üzen bu 
mesele hakkında, Hz. Ali ve Hz.Üsame b. Zeyd’le istişarede bulunmuştur. İslam tarihinde ‘ifk hadisesi’ 
olarak anılan bu olayda, Efendimiz, Hz. Ali’nin önerisiyle Hz. Aişe’nin hizmetçisi olan Berire’nin de görü-
şüne başvurmuş ve onlardan edindiği izlenimler sayesinde gönlü sükunete ermiştir.
11
 Böylece Peygamberimiz, kendisini sıkıntıya düşüren bu önemli hadisenin yükünü, istişare ederek bir nebze olsun hafifl etme 
imkânına kavuşmuştur.
10 Buhari, Şurut, 15
11 Buhari, Şehadat, 15
OKUMA METNİ89
 Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, babasının 
Peygamberimiz ile kendi şahsını ilgilendiren 
bir konudaki istişaresini şöyle anlatmaktadır: 
 “Babam Ömer, Hayber’de bir araziye 
sahip olmuştu. O arazi hakkında istişarede 
bulunmak üzere Resulullah’a (s.a.) geldi. “Bu 
güne kadar elde etmediğim kıymetli bir arazim 
var. Ne yapmamı emredersiniz?” diye sordu. 
Resülullah da (s.a.); “İstersen aslını vakfeder 
mahsulünü de sadaka olarak verirsin.” buyurdu. 
 Babam Ömer, “Aslını alınıp satılmamak, hibe edilmemek, miras olunmamak üzere vakfettim. Mahsulü de fakirlere, yakın akrabalara, kölelikten kurtulacak kimselere, Allah yolundaki tüm işlere, misafi rlere, 
yolda kalmış kimselere sadaka olarak verilecektir.” dedi. 
 Arazinin idaresini üzerine alan kimse için de; “İhtiyacından fazla olmamak şartıyla, örfe uygun biçimde 
yemesinde ve başkalarına da yedirmesinde bir sakınca yoktur.” şeklinde karar aldı.
12
 Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Esma, Peygamberimiz ile annesi hakkında yaptığı istişareyi şöyle anlatmaktadır: “Kureyş ile Hudeybiye Antlaşması yapıldığı sırada annem, bir putperestti. Geçim sıkıntısı içinde 
bana geldi. Ne yapmam gerektiğini Allah’ın Resulüne danıştım: 
 “Ey Allah’ın Resulü! Annem putperest, fakat geçim sıkıntısı içinde yanıma geldi. Onunla ilgileneyim 
mi?” diye sordum.
 Efendimiz: “Tabi ki, annenle ilgilen” buyurdu.
13
 Peygamber Efendimiz ve ashabı kendilerini ve ailelerini ilgilendiren konularda, gerek konunun muhatabı olan, gerekse görüş ve düşüncelerine değer verdikleri kimselerle istişare etmişlerdir. Peygamber 
Efendimiz, müminlere, hemen her konuda istişare etmelerini emir ve tavsiye etmiştir. Kendisi de daima 
istişare ederek ümmetine güzel bir örnek olmuştur. Bütün bunlar bireysel konularda başkalarının görüşlerini almanın son derece önemli ve faydalı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
12  Nesai, Ehbas, 2
13 Buhari, Hibe, 29
 “Din ve dünya işlerinde güvenilen ve danışılan biri olmak, kişiye mutluluk olarak yeter.”      
                                                          (Müsned-i Şihab, 554)
 Yukarıdaki hadis size neler düşündürmektedir?90
4. Toplumsal Konularda İstişare
 Peygamber Efendimiz, toplumu ilgilendiren konularda, mümkün olduğunca o toplumu oluşturan bütün 
paydaşların görüşlerini almaya gayret eder ve kararlarını ondan sonra verirdi. Efendimizin, yüzyıllar 
öncesinde ortaya koyduğu bu anlayış, günümüzde ‘toplam kalite yönetimi’ şeklinde idealize edilen ve 
yaygınlaştırılması için çaba gösterilen kurumsal sistemin, âdeta ilk örneklerinden biri gibidir. Bu yaklaşım, 
toplumu oluşturan bireylerin ortak rızasıyla hareket etmeyi ve kolektif akılla ya da bir başka deyişle ortak 
akılla, hedefe daha kolay ve daha kesin bir biçimde ulaşmayı sağlamaktadır. 
İstişarede ben değil biz duygusu ve yaklaşımı esastır. Görüş ve bilgi paylaşımı etken unsurdur. Çünkü 
bilgi ve birikim, tıpkı sevgi gibi paylaşıldıkça çoğalır. İyice düşünülmeden, konuyla alakalı kişilerin düşünce 
ve eleştirileri alınmadan, yani istişare edilmeden alınan kararlar çoğu zaman hatayı da beraberinde getirir. 
Yaptığı işlerde ve planlamalarında kendi tecrübe ve fi kirleriyle yetinen, hatta onları diğer insanlara da kabul ettirmeye çalışanlar, toplumsal dinamizmi elden kaçırdıkları gibi, kendi çevrelerinde sürekli dışlanma 
riskiyle karşı karşıya kalırlar. Çünkü  ne kadar zeki olursa olsun başkalarının fi kirlerine kapalı bir kimse, 
düşüncesini ortak akla sunan, yani istişare eden ortalama bir insana göre daha çok hataya düşer.
  “İstişare” ve “beyin fırtınası” kavramlarını karşılaştırınız. 
Sizce bu iki kavramın benzer ve farklı yönleri nelerdir? 
Tartışınız.
 Medine'de Müslümanlar çoğalınca, insanlar camiye geldiğinde 
kalabalık yüzünden Allah Resulü’nün (s.a.) konuşmasını neredeyse 
işitemez olmuşlardı. Bu nedenle de bazıları caminin yanından geri 
dönmeye başlamışlardı. Bunun üzerine cemaat Peygamberimize; 
“Ya Resulallah, demişlerdi. “Gerçekten Müslümanlar çoğaldı. Gelen 
kimse geliyor ancak kalabalık yüzünden senin konuşmanı pek çok 
kişi işitemiyor!” Peygamberimiz: “Peki, ne yapmamı istersiniz?” buyurmuştu. Hz. Peygamberin onlarla istişaresinin sonunda, Ensardan 
bir kadının marangoz olan bir yardımcısına ve Gâbe'nin ılgın ağaç-
larına adamlar gönderilmiş, bu kimseler, bu ağaçlardan iki veya üç 
basamaklı bir minber yapmışlardı. Bundan sonra Resulullah (s.a.), 
onun üzerinde oturur ve üzerinde hutbe irad ederdi.
                                                                     (Darimi, Salat, 202)
 Yukarıdaki olay istişare etmenin faydaları hakkında size neler 
düşündürmektedir?91
 Hz. Muhammed (s.a.), Allah’ın kendisine vahiy gönderdiği bir peygamber olmasına ve müminler de her 
konuda onun emir ve görüşlerine itaat ediyor olmalarına rağmen, sürekli ashabıyla istişare etmiş, onların 
görüş ve düşüncelerine değer vermiştir. Böylelikle toplum hayatının, tüm bireylerin aktif katılım gösterdiği 
dinamik bir süreç olarak sürdürülmesine öncülük etmiştir. İnsanlar, çok defa işi kendi başlarına yürütmek 
istemektedirler. Bu da çeşitli hataları beraberinde getirmektedir. Hatalardan tümüyle kurtulmak imkânsızdır. Çünkü hatadan uzak olan sadece Allah’tır. Ancak meselelerin çözümünde birçok fi kir bir araya gelirse, 
mükemmel veya nispeten daha doğru bir çözüm elde edilebilir. Bu şekilde sorumlu kimselerin üzerindeki 
sorumluluk yükü de hafifl er ve sorumluluk paylaşılmış olur.
 Hz. Ömer Peygamberimizin sık sık ashabıyla istişare ettiğini şöyle anlatmaktadır: “Resulullah (s.a.), 
Müslümanları ilgilendiren meselelerde geceleri konuşmalar yapardı, ben de onlarla beraber olurdum.”
14
Peygamber Efendimiz, vahyin inmediği konularda, 
daima önce ashabıyla istişare eder, sonra karar alırdı. 
Daha önce de belirtildiği gibi Peygamber Efendimiz, 
Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında ashabıyla isti-
şare etmiştir. Bedir Savaşı’nda hem muhacir hem de 
ensarın ayrı ayrı görüşünü almış, onlarla mutabakat 
sağladıktan sonra Mekke’den yola çıkan kervan üzerine seferler düzenlenmesi talimatını vermiştir. Hendek 
Savaşı’nda da istişare yapılmış, Selman-ı Farisi’nin 
teklifi  olan, şehrin zayıf ve açık yerlerini korumak için 
Medine’nin etrafına hendek kazılması fi kri kabul edilmiş ve savunma buna göre yapılmıştır.
 Efendimizin savaş çıkma ihtimali gibi kritik bir durumla karşılaşıldığında, ashabıyla nasıl istişare ettiğini, şu rivayet güzel bir biçimde ortaya koymaktadır:
“Peygamber (s.a.) Hudeybiye Antlaşması’nın yapıldığı yılda,  sahabilerinden yüzer kişilik on kadar 
bölükle Kâbe’yi ziyaret etmek için yolculuğa çıktı. Medinelilerin ihrama girme yeri olan Zu’l-Huleyfe’ye 
geldiği zaman kurbanlık develerin boyunlarına kurban nişanesi olan gerdanlıklarını taktı, hörgüçlerini de 
çizip onları işaretledi. Buradan itibaren umre niyetiyle ihrama girdi. Resulullah, Huzâa kabilesinden Busr 
bin Sufyan adlı bir gözcüsünü de keşif için ileri gönderdi. Kendisi de yanındakilerle beraber yürüdü.  
14  Tirmizi, Salat, 12
 “... İşleriniz aranızda istişare ile yürütüldüğü durumda yeryü-
zünde yaşamanız toprak altına gitmenizden daha hayırlıdır.”
                                                              (Tirmizi, Fiten, 78)
 Yukarıdaki hadisten ne gibi mesajlar çıkarılabilir? Arkadaş-
larınızla yorumlayınız.92
OKUMA METNİ
Gadîru’l-Eştât mevkiine kadar ilerledi. Burada gözcüsü geldi ve şu haberleri söyledi: 
“Ya Resûlallah! Kureyş senin aleyhinde birçok insan toplamış ve Ehâbiş denilen toplulukları da aleyhinde kendi ittifakına almış. Müşrikler seninle muhakkak ki savaş edecekler ve Kâbe’yi ziyaretten seni men 
edecekler. Mekke’ye girmene engel olacaklar.” dedi. Bu haber üzerine Resulullah istişare için sahabilerini 
toplayıp onlara: 
 “Ey insanlar! Bana fi krinizi söyleyiniz. Bizi Kâbe’yi ziyaretten men etmek isteyen şu müşriklerin üzerine 
akın etmemi uygun buluyor musunuz? Eğer bu sırada müşrikler bize karşı gelirlerse onlarla savaşır ve 
onları yeneriz. Çünkü Aziz ve Celil olan Allah, müşriklerden bir gözü kesmiştir yani gözcülük için giden bir 
casusumuzu müşriklerin gözünden korumuştur... buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir:
 “Ya Resûlallah! Sen şu Beyt’i Kâbe’yi ziyaret kastıyla yola çıktın. Bir kimseyi öldürmek ve bir kimse ile 
savaşmak istemezsin. Şu hâlde Kâbe’ye doğru yürü. Her kim bizi Kâbe’yi ziyaretten menederse, onunla 
vuruşuruz!” dedi. Bunun üzerine Resulullah:
 “Allah’ın ismi üzere yürümeğe devam edin!” buyurdu.”
15
 Peygamber Efendimiz, Taif Savaşı sırasında da savaşı sürdürüp sürdürmeme konusunda orada bulunan müminlerle istişare etmiş ve çoğunluğun görüşüne uyarak savaşı bir gün daha sürdürmüştür.
16
 Peygamberimiz, Medine’ye hicretinden sonra ilk iş olarak bütün müminleri bir araya toplayacak bir 
mescit yaptırmıştı. Namaz vakitlerinde ve bazı önemli kararların alınacağı zaman, müminler burada toplanmaktaydı. Ancak, insanları mescide davet edecek bir çağrıya ihtiyaç 
vardı. Bir gün bu mesele hakkında 
Efendimiz ve müminler istişare ettiler. 
Sahabeden bazı kimseler: 
 “Hıristiyanların çanı gibi çan 
kullanalım” dedi. Bazıları da:
 “Yahudilerin borusu gibi boru 
kullanalım” dedi. Hz. Ömer de şöyle 
dedi: 
 “Namaz için nida edecek, çağrı
yapacak bir kişi göndermemiz (daha 
uygun) olmaz mı?” dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: 
15  Buhari, Megâzî, 3693
 “Kalk ey Bilal! Namaz için nida et!”
16
 Ezan’ın sözleri sahabeden Abdullah bin Zeyd’e rüyasında öğretilmişti.
17
 Benzer bir rüyayı da Hz. Ömer 
görmüştü. Yapılan istişare sonucunda Hz. Bilal-ı Habeşi, Efendimiz tarafından müezzin tayin edildi ve 
böylece namaza çağrı için ezan okunmasına başlanmış oldu.
 Peygamberimizin ashabı, anlaşmazlığa düştükleri konularda eğer çözümü kendi aralarında bulamazlarsa Efendimize gelerek istişare ederlerdi. Örneğin, Medine’de meyveleri henüz olgunlaşmadan ağacındayken satmak gibi ticari bir gelenek vardı. Meyvelerin olgunlaşma süreci bazen istenildiği gibi olmuyor, 
verim ve kalite düşük olabiliyordu. Bu da, alım satım yapanlar arasında bazı anlaşmazlıkların çıkmasına 
sebep oluyordu. Konuyla ilgili şikâyetler artınca Peygamber Efendimiz, bir istişare olarak onlara;
 “Eğer bu tür alışverişi ağacın üzerindeki meyveyi satmayı bırakmayacaksanız, o zaman 
salahı görünmedikçe, meyve olgunlaşmadıkça, afetten zarar görmez hâle gelmedikçe 
meyveyi satmayınız.”
18
 buyurdu.
 Hevazin kabilesi ile bir savaş yapılmıştı. Savaştan sonra bu kabile 
Müslüman olmuş ve Efendimize gelerek, elde edilen ganimetleri ve esirleri geri 
almayı talep etmişlerdi. Peygamberimiz bu konu hakkında ashabıyla şöyle 
istişare etmiştir: 
 “Resûlullah (s.a.) Hevazin kabilesi elçileri Müslümanlığı
kabul ederek kendisine gelip de mallarının kendilerine 
geri verilmesini istedikleri zaman onlara şöyle konuştu:
 “Benim yanımda şu gördüğünüz askerler vardır. 
Onların hepsinin de bu mallarda hakkı vardır... Ya 
esirlerinizi tercih ediniz ya da mallarınızı!” Bunun 
üzerine Hevazin elçileri: 
 “Biz esirlerimizi tercih ediyoruz.” dediler. Resulullah (s.a.) ayağa kalktı
Allah’a hamd-ü senada bulunduktan sonra ashabına dedi ki:
 “...Sizin şu Hevazinli kardeşleriniz Müslümanlığı kabul edip tövbe 
ederek geldiler. Ben onlara esirlerini karşılıksız olarak geri vermeyi uygun görüyorum. Sizden kim kendi arzusuyla bunu 
yapmayı istiyorsa bunu yapsın. Kim de bizim kendisine 
Allah’ın bize vereceği ilk feyden biraz mal vermemize 
kadar esirler üzerindeki hakkını elinde tutmak istiyorsa o 
da bunu yapsın.” Orada bulunan halk:
16  İbn Hanbel, II, 148
17  İbn Hanbel, IV, 43       
18  Ebu Davud, Büyu’, 2294
OKUMA METNİ
 “Ey Allah’ın Resulu! Biz kendi gönlümüzle bu esirleri onlara (karşılıksız olarak) veriyoruz.” dediler. 
20
 Bu örneklerden başka Efendimizin hayatında, istişare konusu ile ilgili pek çok güzel örnek bulmak 
mümkündür. Doğal olarak Müslümanlar da istişare konusunda, Peygamberimizi örnek alarak, bu uygulamaya her zaman önem vermelidirler.
 Peygamberimiz vefat ettikten sonra Müslümanlar halifelerini belirlemek için vakit kaybetmeden istişare 
yoluna başvurmuşlardır. Konuyla ilgili olarak şöyle bir rivayet aktarılmaktadır:
 “Resulullah’ın vefatı üzerine muhacirler, halife tayini konusunu istişare etmek üzere toplandılar ve 
Hz. Ebu Bekir’e: “Bizi, Ensar kardeşlerimizin yanına götür. Halife tayini hususunda gerçekleştireceğimiz 
toplantıya onları da dahil edelim.” dediler. Ensar ve muhacirler birlikte toplanıp halife seçimi konusunda 
konuşmaya başladılar, çeşitli görüşler ileri sürüldü. En sonunda, Hz. Ebu Bekir’in halife olarak tayin edilmesinde ortak bir karara varıldı.
19
 Peygamberimizin vefatından sonra, Kur’an’ı Kerim’in toplanarak bir kitap hâline getirilmesi konusunda, 
Hz. Ömer’in, müminlerin halifesi Hz. Ebu Bekir ile istişare ettiğine tanık olmaktayız. Konu vahiy katiplerinden ve hafızlardan biri olan Zeyd bin Sabit’le de istişare edilmiş ve çözüme kavuşturulmuştur. Rivayete 
göre olay şöyle gelişmiştir:
 Zeyd bin Sabit anlatıyor: “Ebu Bekir, Yemame Savaşı’nda şehit olanların durumunu öğrendikten sonra 
beni çağırdı. Yanında Ömer de bulunuyordu. Ebu Bekir bana şunları söyledi:
 “Ömer bana geldi ve Yemame gününde insanların öldürülmesi çok şiddetli oldu. Ben diğer savaş
alanlarında da savaşın şiddetli olup Kur’an hafızlarının şehit edilmelerinden, bu sebeple de Kur’an’dan 
büyükçe bir kısmın kaybolup gitmesinden endişe ediyorum, ancak Kur’an’ı toplamanız hâlinde bu gitme 
olmaz. Binaenaleyh ben senin muhakkak Kur’an’ı toplamanı düşünüyorum.” dedi. 
 Ben de Ömer’e: 
 “Resulullah’ın yapmadığı şeyi ben nasıl yaparım?” dedim.
Ömer: “Vallahi bu hayırdır.” dedi ve bana bu hususta ısrardan vazgeçmedi. Nihayet Allah benim göğ-
sümü bu iş için açtı ve ben de Ömer’in düşündüğünü düşündüm.
 Zeyd bin Sabit: Ömer, onun yanında konuşmadan oturduğu hâlde Ebu Bekir bana hitaben şöyle demeye devam etti:
  “Şübhesiz sen genç ve akıllı bir adamsın. Biz seni hiçbir kusurla itham etmiyoruz. Sen Resulullah (s.a.) 
için vahyi yazıyordun. Bu sebeple sen Kur’an’ı iyice araştır ve onu bir araya topla!” Vallahi eğer bana 
dağlardan bir dağın nakledilmesini emretmiş olsaydı, o iş benim üzerime, Ebu Bekir’in bana emrettiği bu, 
Kur’an’ı toplama işinden daha ağır olmazdı.” Ben:
19  Tirmizi, Şemail, 18295
 “Sizler, Peygamber’in yapmadığı bir işi nasıl yapıyorsunuz?” dedim. 
 Ebu Bekir: “Allah’a yemin ederim ki, bu hayırlı bir iştir.” dedi. Ben bu itirazımı tekrar tekrar ona döndürmekte devam ettim. Nihayet Allah, Ebu Bekir’le Ömer’in akıllarını yatırdığı ve göğüslerini ferahlandırdığı
bu işe, benim de aklımı açtı. Bu işi üstlendim, Kur’an’ın ardına düşüp gereği gibi araştırdım ve onu, yazılı
bulunduğu deri parçalarından, kürek kemiklerinden, hurma dallarından ve hafızların ezberlerinden bir 
yere topladım… Neticede içlerinde Kur’an toplanılan bu sahifeler, Allah kendisini vefat ettirinceye kadar 
Ebu Bekir’in yanında kaldı. Sonra Allah kendisini vefat ettirinceye kadar Ömer’in yanında kaldı. Bundan 
sonra da Ömer’in kızı Hafsa’nın yanında kaldı.” 
20
 Toplumsal konularda istişarenin önemiyle ilgili başka bir örnek de şudur. Hz. Ömer, Şam yolculuğu 
sırasında bir beldede veba salgınıyla karşılaşır ve konuyu etraflıca istişare eder. Olay şöyle anlatılır:
 “Ömer bin Hattab, Şam’a doğru yola çıktı. Nihayet Yermük yakınında bir köy olan Serğ köyüne vardığı
zaman, ordu kumandanı Ebu Ubeyde bin Cerrah ve arkadaşları kendisini karşıladılar ve Şam yöresinde 
veba hastalığı meydana çıktığını ona haber verdiler. 
İbn Abbas anlatıyor: Ömer: “İlk muhacirleri bana çağır.” dedi. Onları çağırdı da onlarla istişare etti ve 
onlara Şam’da veba hastalığı olduğunu haber verdi. Onlar gitmek veya geri dönmek hususunda kararsız 
kaldılar.
 Bazısı: “Bir iş için çıkmışsın, o işten geri dönmeni doğru bulmayız.” 
 Bazısı da: “...Resulullah’ın arkadaşları seninle beraberdirler. Onları şu veba üzerine götürmeni doğru 
görmeyiz.” dediler. Ömer onlara:
 “Yanımdan çıkın!” dedi. Sonra: “Ensar’ı bana çağır.” 
dedi. Ben onları da Ömer’in yanına davet ettim. Ömer onlarla da istişare etti. Onlar da Muhacirler gibi davrandılar 
ve onların ihtilafl arı gibi ihtilaf ettiler. 
 Bunun üzerine Ömer onlara da: “Yanımdan çıkın!” 
dedi. Sonra: “Kureyş ihtiyarlarından, fetih Muhacirlerinden burada bulunanları bana çağır.” dedi. Ben onları
çağırdım. Onlardan ikisi bile Ömer’e karşı ihtilaf etmedi.
 Onlar: “İnsanları geriye döndürmeni ve halkı şu veba 
üstüne götürmemeni doğru görürüz.” dediler. Bunun 
üzerine Ömer, insanlar arasında şöyle ilan ettirdi:
 “Ben sabahleyin bineğime binip geri döneceğim. Siz de 
buna göre (hazırlanıp) sabahlayın.” dedi… 
İbn Abbas: “Abdurrahman bin Avf, ortalıkta yokken bu sırada çıkageldi ve şöyle dedi:
20  Buhari, Tefsir, (Tevbe) 2096
 “Bu hususta bende bir bilgi vardır ki, ben onu Resulullah’tan (s.a.) işittim, şöyle buyuruyordu: 
 “Bu hastalığın bir yerde çıktığını işittiğiniz zaman oraya gitmeyiniz. Hastalık sizin bulunduğunuz yerde 
vaki olursa, ondan kaçmak için sakın o yerden dışarı çıkmayınız!”
İbn Abbas: “Bunun üzerine Ömer, Allah’a hamdetti, sonra oradan ayrıldı.”
21
   
 Bütün bu örnekler gerek Hz. Muhammed’in (s.a.), gerekse ashabının, kendilerini ve toplumlarını
ilgilendiren konularda istişare ettiklerini göstermektedir. O hâlde günümüzde Müslümanların, Efendimizin 
bu sünnetini dikkate alarak, karşılaştıkları sorunları çözme konusunda, çevrelerindeki güvenilir kimselerle 
istişare etmeleri ve ortak aklın oluşturacağı sinerjiden yararlanmaları en güzel yoldur.
21   Buhari, Tıp, 30
 “Sahabe-i kiram, başlarına, hakkında, Resulullah'tan (s.a.) 
nakledilen bir haberin veya bilginin bulunmadığı bir mesele geldiğinde, bunun için toplanır ve ortak görüşe varırlardı. Artık hak 
onların vardıkları görüştedir.”
                                                           (Darimi, Mukaddime, 17)
  “Şifa Hanım, Hicretten önce Müslüman oldu. Hanımların en 
akıllılarından ve en faziletlilerindendi. Hz. Peygamber (s.a.) onu, 
bu büyük hasletlerinden dolayı ziyaret ederdi. Medine'de Peygamber (s.a.) ona bir arazi verdi. O da oğlu Süleyman ile orada 
ikamet etti. Hz. Ömer onun fi kirlerine danışır ve onun faziletini 
takdir ederdi. Hatta çarşı idaresi işlerinde onu görevlendirdiği 
rivayet edilmektedir.”
                                                      (Buhari, Edebü'l-Müfred, 353)
 Yukarıdaki rivayetler ve öğrendiğiniz bilgiler ışığında, toplumsal konularda istişarenin önemini sınıfınızda tartışınız.97
ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM
1- Hz. Muhammed’in (s.a.) istişareye verdiği önemi örneklerle anlatınız.
2- Toplumsal konularda ortak akılla hareket etmenin yararlarını örneklerle açıklayınız.
3- Ailevi konularda istişare etmenin önemini anlatınız.
4- Günümüzde kurumların yönetiminde toplam kalite anlayışı öne çıkmaktadır. Toplam kalite yönetimi ile 
istişare arasında ne gibi benzerlikler olabilir? Tartışınız.
5- Bireysel konularda istişare etmenin yararları nelerdir? Anlatınız.98
A
âdet: 1. Görenek. 2. Topluluk içinde eskiden beri uyulan kural, töre.
ahlak: Belli bir dönemde belli insan topluluklarınca benimsenmiş olan, bireylerin birbirleriyle ilişkilerini 
düzenleyen törel davranış kurallarının, yasalarının, ilkelerinin toplamı.
amel: 1. Yapılan iş, edim, fi il.  2. Bir kimsenin dinin buyruklarını yerine getirmek için yaptıkları.
ayet: Kur'an surelerini oluşturan kısımlardan her biri.
aziz: 1. Ermiş, eren. 2. sf. Sevgide üstün tutulan, muazzez. 3. Mutlak manada üstün olan.
B
bilinç: 1. İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği, şuur. 2. Bir toplumdaki ruhsal etkinliklerin veya 
ruhsal durumların bütünü. 3. Dimağ. 4. Temel bilgi, temel görüş. 5. Algı ve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak izlenme süreci, şuur.
C
celil: Çok büyük, ulu.
Ç
çaba: Herhangi bir işi yapmak için ortaya konan güç, zorlu, sürekli çalışma, gayret, ceht, efor.
D
davet: Çağrı, çağırma.
diğerkamlık: Özgecilik.
dilenmek: 1.Sadaka istemek. 2. Kendisini acındırarak bir kimseden bir şey istemek.
E
ehliyet: Ustalık, uzluk.
empati: Kişinin kendisini başka bir bilincin yerine koyarak söz konusu bilincin duygularını, isteklerini ve 
düşüncelerini, denemeksizin anlayabilmesi becerisi.
erdem: 1. Ahlakın övdüğü iyi olma, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk vb. niteliklerin genel adı, fazilet. 2. 
İnsanın ruhsal olgunluğu.
F
fakir: Geçimini güçlükle sağlayan, yoksul, fukara.
fazilet: İnsan yaradılışındaki bütün iyi huylar, erdem.
G
gazve: savaş.
H
hadis: 1. Hz. Muhammed'in söz ve davranışları. 2. Bu söz ve davranışları inceleyen bilim.
SÖZLÜK99
hikmet: 1. Bilgelik. 2. Neden, gizli neden. 3. Allah'ın insanlarca anlaşılamayan amacı. 4. Özlü söz, vecize.
hukuk: Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü, tüze.
I
ısrar etmek: 1. Bir konuda, bir düşüncede sürekli direnmek, ayak diremek. 2. Çok istemek.
İ
iffet: 1. Ahlak kurallarına bağlılık, sililik. 2. Namus. 3. Temizlik.
ihsan: 1. İyilik etme, iyi davranma. 2. Bağışlama, bağışta bulunma. 3. Bağışlanan şey, kayra, lütuf, inayet, 
atıfet. 4. Karşılık beklemeden yapılan yardım, iyilik.
istişare: 1. Danışma. 2. Konsültasyon.
K
kalite: 1. Nitelik. 2. Bir ürünün bilinen en iyi özellikleri bünyesinde taşıması durumu.
kamil: 1. Olgun, yetkin kimse. 2. Kültürlü, bilgili, bilgin. 3. Bütün, tam, eksiksiz.
kına: Kına ağacının kurutulmuş yapraklarından elde edilen, saç ve elleri boyamakta kullanılan toz.
kibir: Kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme, benlik, gurur.
kul: Tanrı'ya göre insan.
kutsal: 1. Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsi, mukaddes. 2. Tapınılacak 
veya yolunda can verilecek derecede sevilen, kutsi, mukaddes, lahut.
L
liyakat: 1. Bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu. 2. Kifayet.
lütuf: Önem verilen, sayılan birinden gelen iyilik, yardım, ihsan, inayet, atıfet.
M
mağdur: 1. Haksızlığa uğramış (kimse), kıygın. 2. Bakımsız; çaresiz; yoksul.
mazlum: 1. Zulüm görmüş, kendisine zulmedilmiş. 2. Haksızlığa uğramış. 3. Sessiz ve uysal, boynu 
bükük.
medeniyet: Uygarlık.
mensup: Bir yerle veya bir kimseyle bağlantısı olan, ilişkili.
miras: Birine, ölen bir yakınından kalan mal mülk, para veya servet, kalıt, bırakıt, tereke.
mümin: 1. İnanan, inançlı, imanlı, mutekit. 2. Müslüman.
müşrik: Tanrı'ya ortak koşan.
N
nefi s: Öz varlık, kişilik.
nimet: 1. İyilik, lütuf, ihsan. 2. Yaşamak için gerekli her şey.
O
olgun: Bilgi, görgü ve hoşgörüsü gereği kadar gelişmiş, ağırbaşlı (kimse), kâmil.100
Ö
öfke: Engelleme, incinme veya gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi, kızgınlık, hışım, hiddet, 
gazap.
öksüz: Anası veya hem anası hem babası ölmüş olan (çocuk).
örf: Yasalarla belirlenmeyen, halkın kendiliğinden uyduğu gelenek.
P
peygamber: İnsanlara Allah’ın buyruklarını bildiren, onları Allah yoluna, dine çağıran kimse, yalvaç, elçi.
R
rahmet: 1. Birinin suçunu bağışlama, yarlıgama, merhamet etme. 2. Acıma, esirgeme, koruma.
resul: 1. Elçi. 2. Peygamber.
rüşt: Erginlik.
S
sohbet: Dostça, arkadaşça konuşarak hoş bir vakit geçirme, söyleşi, yârenlik, hasbihâl.
sürme: Kirpik diplerine sürülen siyah boya, sürme.
Ş
şefkat: Sevecenlik, acıma ve sevgi duygusu.
T
takva: 1. Allah'tan korkma. 2. Dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyurduklarını yerine getirme, züht. 3. 
Allah’a karşı sorumluluğun bilincinde olma durumu.
tebliğ: 1. Bildirme. 2. Haber verme. 3. Bildiri.
teslimiyet: Teslim olma, kendini verme, boyun eğme.
töre: 1. Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve 
geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü, âdet. 2. Bir toplumdaki ahlaki davranış
biçimleri, adap.
U
uyum: 1. Bir bütünün parçaları arasında bulunan uygunluk, ahenk. 2. Toplumsal çevreye veya bir duruma 
uyma, uyum sağlama, intibak, entegrasyon.
Ü
ümmet: Hz. Muhammed'e inanarak, onun yaptıklarını ve söylediklerini uygulayarak çevresinde toplanan 
Müslümanların tümü.
V
vahiy: 1. Bir buyruk veya düşüncenin Tanrı tarafından peygamberlere bildirilmesi. 2. Bu biçimde bildirilen 
buyruk.
vasiyet: Bir kimsenin ölümünden sonra yapılmasını istediği şey.
Y
yetim: Babası ölmüş olan (çocuk), babasız.
Z
zalim: Acımasız ve haksız davranan, zulmeden.101
Abdürrezzâk b. Hemmâm es-San’ânî (ö. 211/826), Musannef, thk. Habîbürrahman el-A’zamî, Beyrut 
1403, I-XI.
Aclûnî, İsmail b. Muhammed (ö. 1162/1748), Keşfu’l-Hafâ ve Muzîlu’l-İlbâs amme’ş-Tehera mine’l-Ehâ-
dîsi alâ Elsineti’n-Nâs, tlk. Ahmed el-Kallâş, VI. bs. Beyrut 1996, I-II.
Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Müsned, thk. Ahmed Muhammed Şâkir-Hamza Ahmed ez-Zeyn, Dâ-
ru’l-Hadîs, I. bs. Kahire 1995, I-XX.
Ahmed Naim (ö. 1934), Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1984, I-XII.
Alâüddîn Ali el-Muttakî el-Hindî (ö. 975/1567), Kenzü’l-Ummâl fî Süneni’l-Akvâl ve’l-Ef’âl, hzl. Bekirî 
Hayyânî-Safvet es-Sakâ, Müessesetü’r-Risâle, V. bs. Beyrut 1985, I-XVIII.
Beyhakî, Ebû Bekir Ahmed b. el-Hüseyn (ö. 458/1065), el-Câmi’ li Şuabi’l-Îmân, thk. Abdulalî Abdulhamîd Hâmid, I. bs. Riyad 2003, I-XIV.
Buhârî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail (ö. 256/869), el-Câmiu’s-Sahîhi’l-Muhtasar, thk. Mustafa Dîb 
el-Buğâ, Dâru İbn Kesîr, III. bs. Beyrut 1987, I-VI.
------ Sahih-i Buhari ve Tercemesi, çev. Mehmed Sofuoğlu, Ötüken Yayınları, I-XVII.
------ el-Edebü’l-Müfred, çev.ve şerh, A. Fikri Yavuz, Sönmez Neşriyat, 1979, I-II.
Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahman (ö. 255/868), Sünen-i Dârimî, çev. thk.  Abdullah Aydınlı, Madve Yayınları, İstanbul 1994, I-VI.
Davudoğlu, Ahmed (ö. 1983), Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Neşriyat, İstanbul 1983, I-XII.
Deylemî, Ebû Şuca’ Şeyrûye b. Şehridâr el-Hemedânî, (ö. 509/1115), el-Firdevs bi Me’sûri’l-Hıtâb, thk. 
es-Saîd b. Besyûnî Za’lûl, I. bs. Beyrut 1986, I-V. 
Ebû Avâne Yakub b. İshak en-Nîsâbûrî (ö. 316/928), Müsned, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut ts. I-V.
Ebû Dâvûd, Süleyman b. el-Eş’as es-Sicistânî (ö. 275/888), es-Sünen, İstanbul 1981, I-V.
------ Sünen-i Ebû Dâvûd Terceme ve Şerhi, çev. Necati Yeniel, Hüseyin Kayapınar, Şamil Yayınevi, 
İstanbul, 1987-2003, I-XVI. 
Ebû Nuaym, Ahmed b. Abdillah el-İsbehânî (ö. 430/1038), Hilyetü’l-Evliya ve Tabakâtü’l-Esfi ya, Beyrut 
1405, I-X.
Heysemî, Nûruddîn Ali b. Ebî Bekir (ö. 807/1404), Mecmau’z-Zevâid ve Menba’u’l-Fevâid, Dâru’l-Fikr, 
Beyrut 1412, I-X. (Şamile: 3.15)
----- Mecmau’z-Zevâid ve Menbau’l-Fevâid, çev. Adem Yerinde, Ocak Yayıncılık, İstanbul 2011, I-XII. 
İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekir Abdullah el-Kûfî (ö. 235/849), el-Musannef fî’l-Ehâdîs ve’l-Âsâr, thk. Kemal 
Yusuf el-Hût, Mektebetü’r-Rüşd, I. bs. Riyad 1409, I-VII.
------ Musannef, çev. Komisyon, Ocak Yayıncılık, İstanbul, I-XVI.
İbnü’l-Esîr, Ebu’s-Seâdât Mecduddîn (ö. 606/1209), Câmiu’l-Usûl, çev. ve şerh. S. Kemal Sandıkçı, bazı
ciltlerde Muhsin Koçak, Ensar Neşriyat, I. bs. İstanbul 2008, I-XIX.
KAYNAKÇA102
İbn Hacer el-Askalânî (853/1449), el-Metâlib ul-Aliye fî zevâîd il-Mesânîd is-Semâniye, çev. Komisyon, 
Ocak Yayıncılık, İstanbul 2006, I-V.
İbn Hibbân, Ebû Hâtim el-Büstî (ö. 354/965), Sahîhu İbn Hibbân bi Tertîbi İbn Belebân, thk. Şuyab el-Arnavut, Müessesetü’r-Risâle, II. bs. Beyrut 1993, I-XVIII.
İbn Mâce, Ebû Abdullah Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî (ö. 275/888), es-Sünen, İstanbul 1981, I-II.
------- Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, çev. Haydar Hatipoğlu, Kahraman Yayınları, İstanbul 1982, 
I-X.
İbn Sa’d, Muhammed b. Sa’d Ebû Abdillah el-Basrî (ö. 230/844), et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Dâru’s-Sadr, Beyrut 1968, I-VIII.
Kuzâî, Muhammed b. Sellâme (ö. 454/1062), Müsnedü’ş-Şihâb, thk. Hamdî b. Abdilmecîd es-Silefî, II. 
bs. Müessesetü’r-Risâle, Beyrut 1986, I-II.
----- Müsned-i Şihâb, çev. Ali Akar, Yediveren Yayınları , Konya 2005. 
Mâlik b. Enes Ebû Abdillah (ö. 179/795) Muvatta’, (Yahyâ el-Leysî rivâyeti), thk. Muhammed Fuat Abdulbâkî, Mısır ts. I-II.
------- Muvatta’, çev. A. Muhtar Büyükçınar, Vecdi akyüz vd. Beyan Yayınları, İstanbul 1994, I-IV.
Münâvî, Muhammed Abdurraûf (ö. 1031/1622), Feyzu’l-Kadîr Şerhu’l-Câmi’i’s-Sağîr, Mısır 1356, I-VI.
Müslim, Ebu’l-Füseyin Müslim İbnü’l-Haccâc (ö. 261/874), el-Câmiu’s-Sahîh, thk. Muhammed Fuad Abdulbâkî, İstanbul 1982, I-III.
Nesâî, Ebû Abdirrahmân Ahmed b. Şuayb b. Ali (ö. 303/915), es-Sünen, thk. Abdülfettah Ebû Ğudde, 
IV. bs. Beyrut 1994, I-IX.
------ Sünen’ün-Neseî, çev. A. Muhtar Büyükçınar, Ahmet Tekin, vd. Kalem Yayıncılık, İstanbul 1981, 
I-VIII.
Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Muhyiddin Yahya eş-Şâfi î (ö. 676/1277) Riyâzü’s-Sâlihîn, çev. şerh. M. Yaşar 
Kandemir, İ. Lütfi  Çakan, Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 2005 I-VIII.
Rûdânî, Muhammed b. Muhammed, Cem’ul-Fevâid min Câmi’il-Usûl ve Mecma’iz-Zevâid, çev. Naim 
Erdoğan, 2K Yayıncılık, I-V. 
Suyûtî, Celâlüddîn Ebu’l-Fadl Abdurrahman b. Ebî Bekir (ö. 911/1505), el-Câmiu’s-Sağîr fî Ehâdî-
si’l-Beşîri’n-Nezîr, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, III. bs. Beyrut 2006, I-II birlikte.
Taberânî Ebu’l-Kâsım Süleyman b. Ahmed (ö. 360/970), el-Mu’cemü’l-Kebîr, thk. thr. Hamdi Abdülmecîd 
es-Selefî, II. bs. Musul 1983, I-XXV.
----- el-Mu’cemü’l-Evsat, thk. Târık b. Ivadullah b. Muhammed, Abdulmuhsin b. İbrahim el-Huseynî, Kahire 1415, I-X.
----- el-Mu’cemü’s-Sağîr, thk. Muhammed Şekûr-Mahmûd el-Hâc Emîr, el-Mektebü’l-İslâmî, I. bs. Beyrut-Amman 1985, I-II.
Tirmizî, Ebû İsa Muhammed b. İsa b. Sevra (ö. 279/892), es-Sünen, Çağrı Yayınları, İstanbul 1981, I-V.
----- Sünen-i Tirmizî Tercemesi, çev. Osman Z. Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, I-VI.



Ogder Erzurum Subesi Ayazpasa Mah. Gurcukapi is Merkezi Gurcukapi Camii Karsisi Kat : 7 Yakutiye/Erzurum
Her hakki saklidir. 2012 -  Yazilim: Ogder Erzurum